TELEVİZYONLU HAYAT

Pembegul Abla

Editor • 8/2/2026

TELEVİZYONLU HAYAT

TELEVİZYONLU HAYAT

Koloniestrasse’nin üzerinde bulunan tek trafik lambasının hemen yanındaki iki katlı binada bulunan dişçiden geliyordum.
Annem-babam işte olduğu için okuldan eve gelince yakınımızdaki dişçiye gitmem için tembihliydim. Allah’tan dişçi korkmadan gidebildiğimiz, işini acıtmadan yapan iyi bir doktordu. Dönüşte sokağın karşısındaki elektronik eşya satan dükkânın önünden eve gidiyordum. Yetmişli yıllarda her satış yerinin özenle döşenmiş vitrinlerine bakmadan geçmezdik. Hayatımda ilk defa televizyon gördüm. Ekranda, denizli, balıklı güzel manzaralı bir şeyler oynuyordu. Eve gideceğimi. Annemin merak edeceğini. Her şeyi unuttum, vitrine dayanıp TV’ye bakakaldım. Sinemadan çok farklı bir şeydi ve teypli radyoların, plakçalar aletlerinin arasında satılıktaydı. Kaç dakika geçti bilmiyorum ama vitrinden ayrılamadım, filimi sonuna kadar seyrettim sonra eve gittim. Evet, hayatımda ilk defa Berlin’de televizyon gördüm ve çok sevdim.

   Sonrasında memlekete giderken bir televizyon götürmeyi ihmal etmedik. O zamanda TV’lerin tepesinde uzunca bir anteni vardı. Fişi taktıktan sonra memleketin tek tv’sini seyredebiliyorduk.  Evimize yerleştikten sonra bizde tv olduğunu duyan akrabalar, komşular bazı akşamları bize seyretmeye gelirlerdi. Sonrasında herkesin evinde televizyon olmazsa olmaz ev eşyalarından oldu. Belki evin buzdolabı yoktu ama tv mutlaka vardı. Televizyon çok kıymetli olduğu için hanımlar üzerine dantelden veya örgüden süslü örtüler örterek korumaya alırlardı.

    O yıllarda tv tamirciliği en kıymetli muteber işlerdendi. TV’lerin kumandası olmadığı için, birisi düğmesinden açacak veya kapatacak, sesini kontrol edecek, her şey manual idi. Bu durum bazen bozulmalara hatta “evin televizyonu patladı” haberlerine sebep olurdu. Bu yüzden TV’nin açık kalma süresi uzadıysa, “aman ısınmıştır, patlayabilir, biraz kapatalım, dinlensin” düşüncesinde olan çoktu. O günlerden kalma bir fıkra, Komutan garnizonda bütün askerlerini toplamış “elektronikten anlayanlar bir adım öne çıksın” demiş.  Kocaman ordudan on beş kişi öne çıkmış. Komutan bu sefer “elektronik hakkında üniversiteyi bitirenler öne çıksın” beş kişi öne çıkmış. Komutan son olarak “elektronik hakkında yüksek eğitim yapanlar öne çıksın” diye anons edince sadece bir tane er öne çıkmış, Komutan o tek er’e “asker, bundan sonra garnizonun kantinindeki televizyonu sen açıp kapatacaksın” diye görev vermiş.  
   Siyah beyaz yayın yapan TV programları sabah başlar akşam saat on 12’de İstiklal Marşıyla kapanırdı. Belli saatlerde haberler, hava durumu, sabah programları, yarışmalar, en eski Türk sinema filimler, sanat müziği falan seyrederdik. Amerikan filimleri, toplumun örf ve adetlerine uygun diye ayıp olma ihtimali olan sahneleri kesilerek sansürlü oynatılırdı. Hafta sonlarında Türkü programları, halk dansları, maç görüntüleriyle falan daha seyredilebilirdi. Memleketin tek kanalı olan TRT’yi bütün ev halkı ve varsa misafirlerle falan hep beraber seyrederdik. Sadece yılbaşı programları biraz uzun sürer, acayip elbiseler giymiş şarkıcılar, türkücüler, komedyenler sırayla çıkar halkı eğlendirmeye çalışırlardı. O zamanlarda evin büyüklerinde sadece iki endişe vardı. “Televizyon çok açık kaldı, elektrik parası çok gelecek” veya “evladım televizyona yakından bakma gözlerin bozulacak”. Sonuçta en az on yıl, salondaki tek TV’den ve tek bir kanalda ne varsa onu seyrettiğimiz için hiç problem, tartışma olmazdı. Kanal sayıları artınca “hangisini seyredeceğiz” tartışmaları o zaman başladı. Yaklaşık on yılda renkli TV’ler çıkmaya başlayınca, “bizim TV renkli...sizinki renksiz...” rekabetleri başladı. Derken renksiz TV’ler hayatlarımızdan çıkıp gittiler, hatırası kaldı.

   Mehmet efendi, Almanya’dan memlekete geldiğinde bakmış ki yaşlı annesi çok hasta onu yanına alıp Berlin’e tedavi ettirmek için getirmiş. Oraya, buraya doktorlara göstermiş, onlarda kadıncağız gayet yaşlı ve hasta olduğu için pek yardımcı olamamışlar. Mehmet efendi mecburen annesini geri köyüne götürmeye karar vermiş. İşinden izin almış arabasını hazırlamış. Nasıl olsa köyüne arabayla gideceği için çocukları için bir de yeni televizyon almış, arabanın tepesine yükleyip bağlamış. Anacığıyla beraber düşmüşler Türkiye yollarına. Yarı yola falan geldiklerinde yaşlı anacığı fenalaşmış,,ay..vayy..derken ruhunu teslim etmiş, ölmüş. Adamcağız gecenin bir vakti, upuzun yol, kime gitsin, ne desin bilememiş. Nasıl olsa anacığım öldü deyip arabayı park ettiği kenarda televizyon kutusunu tepeden indirmiş, yepyeni televizyonu içinden çıkartıp arabaya yerleştirmiş. İyice ufalan Rahmetli annesinin cesedini de tv kutusuna itinayla, gözyaşlarıyla yerleştirmiş. Televizyonun kutusu arabanın içine sığmadığından vee dışarıdaki hava içeriden daha serin olacağından cenazeli kutuyu geri arabasının tepesine yerleştirip sıkıca bağlamış, yola devam etmiş. Var gücüyle yorgun, üzgün ve aç halde köyüne yetişmeye çalışırken Bulgaristan sınırları içinde feci şekilde yorulmaya, gözleri kapanmaya başlamış. Mecburen kısa bir mola vermek için uygun bir istasyonda durup arabasını kenar bir yere park etmiş. Kısa bir süre uyuduktan sonra hemen uyanıp yüzünü yıkamaya falan gitmiş. Döndüğünde gördüğü manzara karşısında Mehmet Efendi donup kalmış. Arabanın tepesinde bağlı duran televizyon boksunu hırsızlar alıp gitmişler. Mehmet efendi, anacığını yitirdiğine mi yansın, memlekettekilere ne diyeceğine mi yansın bilmiyoruz. O yıllarda yaşanmış bu gerçek olayın sonucunu sizin tahminlerinize bırakıyorum.                            
 
Pembegül Abla