Bir İntiharın Ardında Sadece Bir İnsan mı Vardır?

Nurcan

Editor • 8/2/2026

Bir İntiharın Ardında Sadece Bir İnsan mı Vardır?

Bir İntiharın Ardında Sadece Bir İnsan mı Vardır?


 Bir cinayet işlendiğinde faili ararız. Bir bina çöktüğünde sorumluları sorgularız. Bir uçak düştüğünde kara kutuyu açarız. Peki bir insan yaşamına son verdiğinde neden ilk ve çoğu zaman tek baktığımız yer, onun hayatı olur? Belki de asıl soru şudur: Gerçekten doğru yere mi bakıyoruz?

Yaklaşık yüz otuz yıl önce genç bir Fransız akademisyen, herkesin yöneldiği istikametin tersine yürüdü. O güne kadar intihar; bireyin iradesi, karakteri, inancı ya da psikolojisi üzerinden açıklanmaya çalışılıyordu. O ise farklı bir soru sordu: “Ya mesele sadece birey değilse?”

O akademisyenin adı Émile Durkheim’dı. 1897 yılında yayımladığı İntihar adlı eser, yalnızca sosyolojinin değil, sosyal bilimlerin de en önemli dönüm noktalarından biri kabul edilir. Çünkü Durkheim, intiharı açıklayan ilk kişi değildi. Onun yaptığı çok daha önemli bir şeydi. Soruyu değiştirdi. Herkes “Bu insan neden öldü?” diye sorarken, Durkheim “Bu toplum, insanlarını nasıl yaşatıyor?” diye sordu. Ancak Durkheim’ın yaptığı devrim yalnızca farklı bir soru sormak değildi. O, kişisel görünen bir olguyu bilimsel olarak incelemeye çalıştı. Farklı ülkelerdeki intihar oranlarını, dinî toplulukları, aile yapılarını ve toplumsal değişimleri karşılaştırdı. Çünkü bazen bir insanı anlamak için yalnızca onun hikâyesine değil, o hikâyenin içinde yazıldığı topluma da bakmak gerekir. İşte onu sosyolojinin kurucu isimlerinden biri yapan da buydu.

Araştırmaları ilerledikçe önemli bir sonuca ulaştı. İntihar, herkes için aynı nedenle ortaya çıkmıyordu. Kimi zaman insan yalnızlaştığı için, kimi zaman ait olduğu topluluk uğruna kendisini feda ettiği için, kimi zaman hayatına yön veren düzen bir anda yıkıldığı için, kimi zaman da içinde bulunduğu baskıcı koşullardan çıkış yolu göremediği için yaşamına son verebiliyordu. Bu nedenle tek bir intihardan değil, farklı toplumsal koşulların şekillendirdiği farklı intihar biçimlerinden söz ediyordu. Sosyolojide bu durumlar egoistik, altruistik, anomik ve fatalistik intihar olarak adlandırıldı.

Burada önemli bir noktayı özellikle vurgulamak gerekiyor. Günümüzde intiharın tek bir nedenle açıklanamayacağını biliyoruz. Psikiyatrik hastalıklar, ağır yaşam olayları, biyolojik yatkınlıklar, ekonomik sorunlar ve kişisel deneyimler bu karmaşık tablonun parçalarıdır. Durkheim bunları inkâr etmiyordu. Onun dikkatimizi çektiği nokta şuydu: İnsan, hayatını hiçbir zaman toplumdan tamamen bağımsız yaşamaz.

Bu düşünce ilk bakışta çok teorik gelebilir. Aslında değildir. Bir çocuğun kendine güveni, ilk olarak ailesinin gözlerinde şekillenir. Bir öğretmenin değeri, öğrencilerinin “Hocam” diye seslenmesinde görünür. Bir doktoru doktor yapan yalnızca diploması değildir; ona güvenen hastalarıdır. İnsan, kendisini biraz da başkalarının gözünde tanır.

Belki de bu yüzden insanın en büyük ihtiyacı yalnızca nefes almak değildir. Görülmektir. Hatırlanmaktır. Bir yere ait hissedebilmektir. Durkheim’ın “toplumsal bütünleşme” dediği şey tam olarak buydu. İnsanları birbirine bağlayan görünmez bağlar…
Bugün bu kavramı anlamak için akademik kitaplara gitmeye gerek yok. Bazen bir tren yolculuğu yeterlidir.

Sydney’de sabah işe giden bir trene binin. Yan yana oturan onlarca insan göreceksiniz. Birinin elinde kahve… Birinin üzerinde iş kıyafeti… Birinin kulağında kulaklık… Ama o insanların dün kim olduklarını bilemezsiniz.

Belki kahve hazırlayan genç adam, yıllarca Şam’da ameliyat yapan bir cerrahtı. Belki kasada çalışan kadın, İstanbul’da üniversitede ders veren bir akademisyendi. Belki depoda koli taşıyan adam, Tahran’da köprüler tasarlayan bir mühendisti. Göç bazen insanın bilgisini değil, geçmişini görünmez hâle getirir.

İşte göçün en ağır tarafı da budur. İnsan yeni bir ülkeye yalnızca valiziyle gelmez. Yıllarca emek vererek kurduğu hayatıyla gelir. Mesleğiyle gelir. İtibarıyla gelir. Alışkanlıklarıyla gelir. Fakat yeni toplum bunların hiçbirini bilmez.

İşte bu yüzden birçok göçmenin ilk mücadelesi İngilizce değildir. İlk mücadele yeniden tanınmaktır.
Belki de göçün görünmeyen yoksulluğu budur. Cebinizde para olabilir. Bir işiniz de olabilir. Ama sizi siz yapan geçmiş, yeni toplum tarafından henüz okunamıyorsa insan kendisini eksik hissedebilir.

Durkheim’ın “anomi” kavramı tam da burada yeniden karşımıza çıkar. Anomi, yalnızca kuralların ortadan kalkması değildir. İnsanın yönünü kaybetmesidir. Dün anlamlı olanın bugün anlamsız görünmesidir. Hayatın pusulasının şaşmasıdır. Göç eden birçok insanın ilk yıllarda yaşadığı duygu biraz da budur. Eski hayat geride kalmıştır. Yenisi ise henüz kurulmamıştır. İnsan iki ülke arasında değil, iki kimlik arasında yaşamaya başlar.

Belki de bu yüzden Durkheim’ın İntihar kitabını yalnızca intihar üzerine yazılmış bir eser olarak okumak eksik kalır. O kitap, aslında toplumun insan hayatındaki yerini anlatır. Aradan yüz otuz yıldan fazla zaman geçti. Dünya değişti. Teknoloji değişti. Sınırlar değişti. Fakat insanın görülme, ait olma ve anlamlı hissetme ihtiyacı değişmedi. Belki de bu yüzden İntihar, yalnızca sosyoloji öğrencilerinin okuduğu klasik bir eser değildir. Toplumun insan üzerindeki görünmez etkilerini anlamak isteyen herkes için bugün de güncelliğini koruyan önemli bir başvuru kaynağıdır.

Bize şunu hatırlatır: Hiç kimse tek başına ayakta kalmaz. Hayatımız boyunca görünmez bağlar taşırız. Ailemiz… Arkadaşlarımız… Komşularımız… Meslektaşlarımız… Mahallemiz… Bizi hayata bağlayan şey bazen büyük idealler değil, küçük ilişkilerdir. İçtenlikle sorulan bir “Nasılsın?”, beklenmedik bir telefon, çalınan bir kapı ya da paylaşılan bir sofra… Bir insanı hayata bağlayan nedenler bazen tam da burada saklıdır.

Bu nedenle güçlü toplumlar yalnızca yollar, köprüler ve gökdelenler inşa eden toplumlar değildir. Güçlü toplumlar, insanların birbirini fark ettiği toplumlardır. Yeni geleni görebilen, yaşlısını unutmayan, komşusunun adını bilen, çocuğuna yalnızca başarılı olmayı değil, merhameti de öğreten toplumlar…

Belki de bugün kendimize yeniden şu soruyu sormalıyız: Bir toplumun gelişmiş olduğunu neye bakarak söylüyoruz? Millî gelirine mi? Gökdelenlerine mi? Teknolojisine mi? Yoksa en kırılgan insanlarını hayata bağlayabilme becerisine mi?
Durkheim’ın bize bıraktığı en önemli miras, hazır cevaplar değildir. Doğru sorulardır.

Ve belki de bugün hâlâ en önemli soru şudur:
Bir insan neden yaşamına son verdi?
Hayır.
Belki bundan da önce şu soruyu sormalıyız:
Biz, insanların yaşamaya devam etmek istemesi için nasıl bir toplum inşa ediyoruz?
Belki de bir intiharın ardında sadece bir insan yoktur.
Belki orada; görülmemiş yalnızlıklar, kurulmamış bağlar, duyulmamış sesler ve geç kalınmış sorular da vardır.
Çünkü bazen bir toplum, insanlarını öldükleri gün kaybetmez.
Onları, görünmez oldukları gün kaybetmeye başlar.