YUMURTALI  BİR YAZI -2-

Pembegul Abla

Editor • 7/6/2026

YUMURTALI  BİR YAZI -2-

YUMURTALI  BİR YAZI -2-

Çok kıymetli okurlarım, geçenlerde yayınlanan “Yumurtalı Bir Yazı” başlıklı yazım benden kaynaklanan bir yanlışlık yüzünden eksik ve yanlış basıldı. Yarım çıkan bu yazım yüzünden gerçekten çok özür dilerim. Doğrusu yazıma güzel başlamıştım, sonradan aklıma daha farklı arkadaşlar arasında konuştuğumuz ilginç hatıralar geldi. (Nasıl yazdığımdan bir gün sizlere özel olarak yazacağım). Önceki yazımı yarım bırakıp sadece yumurtalı hatıraları toparlayıp farklı bir yazı çıkarmıştım. Ama göndereceğimde yumurtalar birbirine karıştı, maalesef yarım kalan yazımın editörümüze gidip basıldığını gördüğümde düzeltmek için çok geç kalmıştım. Bu hatamdan dolayı çok üzüldüm, ama yazımında yarım kalmasına gönlüm razı olmadığı için tamamını kaldığımız yerden bütün olarak bu hafta sizlere sunuyorum. İlk yazımın sonunda Berline gittikten sonra ailecek yaptığımız haftasonu kahvaltılarında, bizden gizlenmeden, ayırım yapmadan, herkese bir yumurta olacak şekilde yemek nasip oldu diyecektim. Hanımlarla kahvaltı yaptığımız bir ortamda herkesin anlatacak yumurtalı bir hatırası vardı. Bir hanım arkadaşın hatırası, “Yumurta deyip geçmeyin, biz neler çektik o yüzden, Allah bilir . Annem dayımı çok severdi, dayımgil ailecek Manisa’dan bize ziyarete geldiklerinde annem sevincinden onlar için mükellef sofralar kurar bol ikram izzet ederdi. Evlerine gideceklerinde de mutlaka boş yollamaz durumları pek iyi değil diye dayımın cebine para sıkıştırırdı. Hal böyleyken, dayımgilin yanından gelen bir boşboğaz anneme “sizin gelin, “ben onların elinden kabuklu yumurta bile olsa yemem, onlar çok pisler..onlardan tiksiniyorum..” dedi” diyerek bir dedikodu yetiştirdi. Bu haber annemi çok kızdırdı. Çok sevdiği kardeşinin karısından durduk yerde böyle bir şikayetin gelmesi çok üzdü, acıttı. Kardeşi gile küstü. Tahminim lafı taşıyan öbür tarafa da annem hakkında laf taşımış olmalı ki, annemle dayım iki yıl görüşmediler. Ninemin araya girmesiyle barıştıklarında konu kabuklu yumurta hakkındaydı. “Kim dedi..ne dedi..nasıl dedi..ne zaman dedi..” Genç bir hanım “ayy..bana yumurta demeyin, güzelim halıdan kokusu gidene kadar canım çıktı” diye söze girdi. “Güzel bir Pazar sabahı uyuya kalmışız. Biz uyurken bizim iki yaşını geçkin oğlan kalk mutfağa git..buz dolabından bir yumurta al salondaki halının üzerine at kır. Halı taa çeyizimden pahalıca kıymetli bir halıydı. Kırılan yumurta hoşuna gitmiş, dolapta ne kadar yumurta varsa hepsini halının üzerinde kırarak kendince oyun oynamış bizim afacan. Kalktığımızda salondaki halının üzerinde bir düzine kırılmış yumurta vardı. Bir hafta kendimiz temizlemeye çalıştık, ne sarı yumurta lekesi nede berbat kokusu hiç gitmedi. Allah’tan halının temizleme garantisi varmış da verdik götürüp yıkadılar” dedi. Neşeli gülücüklerle yumurtalı mevzular aktı gitti, yumurta hakkındaki hatıram aklıma geldi, anlatmak istemedim. İçimden “dert değil, bende yazarım” dedim. Hakkımda kimsenin bilmediği, hatırladıkça içimi acıtan benimde yumurtalı bir hatıram var. Daha ilkokula yeni başladığım zamanlardı. Annemle babam kız kardeşimle bizi köye nineme bırakıp Berlin’e çalışmaya gitmişler. Babaannem gayet yaşlı, işlerini zor yapan birisiydi. Yinede bize iyi bakmaya çalışıyordu, bunu hissediyordum. İki katlı evin üst katında amcam ve çocukları ayrı yaşıyorlar bizde alt katta bir odada ninemle kalıyorduk. Amcamların evde akşamları yemek pişiyordu ama nineme vermiyorlardı. Ninem bir şey istiyormuydu bilmiyorum ama çok üzgün olduğunu görüyordum. Bir akşam ninem ocağı küçük çubuklarla tutuşturdu, uzun saplı bakır bir tavanın içine bohçada bekleyen yufka ekmekleri yavaş yavaş titreyen elleriyle kırptı. Sonra en üstüne bir yumurta kırdı ve hepsini tahta kaşıkla karıştıra karıştıra ocakta pişirmeye başladı. Soluk lambanın loş ışığında kızkardeşimle ocağa sokulmuş dikkatlice ninemizi seyrediyorduk. O anda yüzü karaltıdaydı, seçilmiyordu ama ninemin gözlerinden düşen yaşlar” cıss..cıss..”diye sesler çıkararak közlü küllerin üzerine damlıyordu,ağladığını hissettim. Ninemin ne için ağladığını çocuk kalbimle çok iyi anlıyordum. Yumurtayla kavrulmuş ekmekleri ikimize yedirdikten sonra “yarın sabah siz deden gile gidin yavrularım” dedi, anannemleri kasdetmişti. Ertesi sabah onu öylece bıraktık, yakın mahallede oturan dedemlere geçtik. Bir kaç gün sonra caminin hoperlöründen bir sela okundu. “Babaannen ölmüş” dediler, meğer onu son görüşümüzmüş. Kaç yıl geçti aradan bilmem, hala korlara tek tek düşen gözyaşlarının çıkardığı o hüzünlü sesi hiç unutamam. Pembegül Abla