
KARINCA HACCA GİDERKEN
Görenler karıncaya “nereye gidiyorsun” diye sormuşlar, Karınca da “hacca, sevdiğime gidiyorum” demiş. Soru sahipleri karıncanın bu cevabına karşılık “bu halinle nasıl gideceksin, yollarda ölür kalırsın” deyip küçümsemişler. Karınca yoluna devam ederken “olsun, gidemesem de sevdiğimin yolunda ölürüm” demiş. Zor bir işi yapmaya azmeden, kararlı olanlar için söylene gelen manalı bir hikayecik.
Hayırlı işlerin muzır manisi çok olur derler. Bizde, yanılıp yakılıp “hacca gidiyoruz” dediğimde bazı yakınlarımdan duyduğum kelamları hala unutmadım. Memleketten bir yakınımıza sevinçle “biz hacca gidiyoruz” haberini verdiğimde karşımdaki de bizimle sevinip “coşing” olacak zannetmiştim. Bana “sakın şimdi hacca gitmeyin, siz daha çok gençsiniz, haccı tutamazsınız, bozarsınız” dedi. Şaşkınlıkla “aşk olsun amca…hacca gitmesek de yalan söylemek, hırsızlık yapmak haram, tutamayacak, bozulacak nesi varmış?” dedik ama dinletemedik. Birisi de “Araplara para yedirmeye mi gidiyorsunuz?” demişti. Sanki Paris’e gitseydik bedavaya gidecektik, hiç masraf yapmayacaktık. Ne derlerse desinler, hacca gidip gelmek bize çok yakıştı, güzelleştik yani.
Diyanetin hac organizesiyle 2006’nın son günü, müthiş sıcak bir yaz akşamında Melbourne’den hacca giderken gece uçakta 2007 yılına girdik. İnsanın hayatında bir kez olsun yaşaması gereken çok farklı bir olay hac. Orada yaşanacak zamanın, hatıraların, hissedilen duyguların dünyada bir benzeri yok bence. En başta o mübarek topraklara ayak bastığınızda ardınızda ailenizi, evinizi hatta işinizi bıraktığınızdan kaynaklanan düşünceler, endişeler aklınızdan uçup gidiyor. Yerine müthiş bir huzur, tarifi imkânsız bir mutlu hissetme ruh hali geliyor, hiçbir şeyi dert etmiyorsunuz. Milyonlarca insan bir arada huzurla kalabalıkların arasından dualarla niyazlarla akıp gidiyorsunuz. “Hacı hacıyı Mekke’de, derviş dervişi Tekke’de bulurmuş” deyimini aynen yaşadık. Oğlum Kabe’yi ilk tavaf ettiğimiz günlerde gördüğümüz bütün yaşlı Türk hacılara sevinçle sarılıp haclarını tebrik ediyordu. Kaç tane hacı dedeye sarıldı tokalaştı bilmiyorum. İkinci gün aynı sevinçle Kâbe de tavaf ederken oğlumun tebrik ederek sarıldığı bir hacı amca durup ona “evladım ben hacca bir akrabamla geldim, ama onu kaybettim, üç gündür arayıp duruyorum, bir türlü bulamıyorum. Ama bu, Kabe’de tavaf ederken seninle ikinci karşılaşmamız” dedi. Dünyanın her yerinden milyonlarca insanla aynı mekânda Rabbimiz için tavaf ediyoruz, dua ediyoruz ve hiç bıkmıyoruz.
Bizim hacca gittiğimiz zamanda en nazlı, kuralcı, bilgisi kıt hacılarda Avustralya’dan giden biz Türk kafilesiydik. Otele ilk vardığımızda “dolabımda askı yok… sıcak su akmıyor…çamaşırı nerede kurutacağız, nerede sigara içeceğiz” diyenler hep bizim gruptaydılar. Kâbe’ ye ilk gideceğimizde bildiğimiz her şeyi birden unuttuk, önden giden gencin elindeki flamayı takip etmeye çalışırken görevliler yasak diye bayrağı aldılar, vermediler. Kırk kişi çaresiz nereden başlayacağız diye hocanın gözüne bakarken, aşırı izdihamdan hoca bizden şaşkınken, bir dalgalanma oldu, hoca bir yana, kafile başka yana her birimiz bir köşeye savrulduk. O anda haccın kafileyle değil de ferdi olarak yapılacağını bizzat tecrübeyle derhal anladık, öğrendik, diyeyim.
Bizim gittiğimiz zamanlarda “filanca otelde, aşırı ağırlıktan asansör düşmüş… şu kadar Türk hacı… bu kadar Alman hacı ölmüş” söylemleri hiç bitmezdi, asansöre binmeye çekinirdik. Ama hac meşakkat, yorgunluk demekti, çaresiz dokuzuncu kata çıkmak için duayla, niyazla kelle koltukta asansöre binerdik. İlk günlerde acıkırız zannedip yanımızda hurma taşırdık ama mübarek zemzem sularından yudumladıkça insana bir tokluk hissi geliyordu, sabahtan akşama kadar hiç acıkmazdık. Haccın en güzel azığı zemzem suyudur.
Bayramdan bir gün önce herkes akın akın Arafat meydanına gittik. Geceyi çölün ortasında önceden kurulan çadırlarda geçirdikten sonra hacı olacaktık. Herkese bol miktarda su ve atıştırmalıklar da veriyorlardı. O zamanlarda hastanelerden serumlu hastaları da ambulanslarla Arafat meydanındaki sahra hastanelerine taşıyorlardı. Hatta çadırlardaki hastaları dahi yoklayıp tedaviye götürüyorlardı. İyileşenler sabahleyin kafileye geri dönebiliyordu. Oralarda beklerken hem vakit namazlarımızı kılıyorduk hem de bir sonraki vecibe olan şeytanı taşlamak için küçük taşlar toplayıp hazırlık yapıyorduk. Kendi nefsinizle konuşup günahlarınıza çokça tövbe ederek yaşadığınız Arafat ortamı kelimelerle anlatılmaz bence yaşanır.
Milyonlarca insan şeytan taşlamak için sıraya girmişiz, bekliyoruz. En eğitimli, bilinçli, edepli, yardımsever hacılar Malezya, Endonezya hacılarıydı. Onlar hem gayet gençlerdi hem de gelmeden önce aylarca hac dersi aldıktan sonra sertifikalı hacılardı. Onların kibarlığını, zarafetini başka milletlerde göremedim. Ama Avustralya’dan giden hacılar da yardımsever ve kurallara uymalarıyla dikkat çekiyorlardı. Şimdilerde hac günlerini baya kısaltmışlar diye duydum. Biz gittiğimiz yıllarda hac Mekke ve Medine olarak tam bir ay sürüyordu. “Hacının şeytanı büyük olurmuş” deseler de hacda herkes birbirine en ufak bir olumsuzlukta “hacı, ya sabır” diye telkin ederdi, sabrederdik. Sonuçta evinize isminizin başında pırıl pırıl parlayan bir “hacı” ibaresiyle dönüyorsunuz. Bu mübarek ibadeti başarmış olmanın huzuruyla hayatınıza kaldığınız yerden devam edip gidiyorsunuz.
Pembegül Abla
