
Bir teyzemizin bana anlattığı hayat hikâyesi
Geçtiğimiz günlerde katıldığım Anneler Günü buluşması bana bir kez daha şunu düşündürdü: İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, hâlâ görülmek, hatırlanmak, bir sofraya dahil edilmek ve değer görmek istiyor. Bazen bir şarkı, bazen bir gül, bazen de içten edilen bir sohbet insanın kalbine çok iyi gelebiliyor. O gün salona girdiğimde ilk hissettiğim şey sıcaklık oldu. Birbirini yıllardır tanıyan teyzeler yan yana oturmuş sohbet ediyor, yeni gelenler kısa sürede kaynaşıyor, herkes birbirine “hoş geldin” diyordu. Ortam öyle doğaldı ki bir şirket organizasyonundan çok, mahallede yapılan büyük bir aile buluşmasını andırıyordu.
Masalarda kahkahalar vardı. Şarkılar çaldığında birlikte söyleyenler, yerinden kalkıp dans edenler oldu. Doğum günü kutlanan teyzelerimizin gözlerindeki mutluluğu görmek ise bambaşka bir duyguydu. Çekilişler yapıldı, hediyeler dağıtıldı, güller verildi. Belki küçük gibi görünen bu detaylar aslında çok büyük bir şeyi hatırlatıyordu: İnsan, yaş aldıkça yalnızca bakıma değil, ilgiye, görülmeye ve sevgiye de ihtiyaç duyuyor.
Bugün modern dünyada hep gençlik konuşuluyor. Gençlerin eğitimi, geleceği, psikolojisi… Elbette bunların hepsi çok önemli. Ama bir şeyi unutmamamız gerekiyor: Yaşlılarımız da bu toplumun hafızasıdır. Onlar yalnızca belli bir yaş grubunu değil, geçmişimizi, kültürümüzü, emeğimizi ve aile yapımızı taşıyan insanlardır. O gün tanıştığım kadınların çoğu yıllardır Avustralya’da yaşayan göçmen annelerdi. Kimisi çocuklarını burada büyütmüş, kimisi zorluklarla mücadele etmiş, kimisi yıllarca yalnız kalmış ama yine de ailesini ayakta tutmuştu. İçlerinden öğretmen yetiştiren de vardı, mühendis yetiştiren de, kendi işini kuran çocuklar büyüten de… Ama hepsinin ortak bir tarafı vardı: Hayata rağmen güçlü kalmaları.
Bir teyzemizin bana anlattığı hayat hikâyesi hâlâ aklımda. Gurbette yaşadığı zorlukları anlatırken bile en çok insanların birbirine nasıl davrandığından bahsetti. Çünkü belli bir yaştan sonra insanın en çok ihtiyaç duyduğu şey, anlayış görmek oluyor. Belki de günün en dikkat çekici tarafı buydu; insanlar yalnızca vakit geçirmiyor, gerçekten huzurlu hissediyordu. Uzun zamandır ilk kez bulunduğu ortamdan memnuniyetle bahseden, kendini yalnız hissetmediğini söyleyen bu kadar çok yaşlı insanı bir arada görmek benim için çok etkileyiciydi.
Yanımda oturan teyzelerden biri bana telefonundan fotoğraflar göstermeye başladı. Birlikte gittikleri pikniklerden, tekne turlarından, birlikte güldükleri anlardan bahsediyordu. “Biz sıkılmıyoruz, bizi gezmeye götürüyorlar” derken yüzündeki mutluluk gerçekten hissediliyordu. O an şunu düşündüm: İnsan kaç yaşına gelirse gelsin, hâlâ yeni anılar biriktirmek istiyor. Belki de yaşlılıkta en büyük ihtiyaçlardan biri, hayatın hâlâ devam ettiğini hissedebilmek.
Bu sıcak ortamın oluşmasında Rümeysa Hanım ve annesi Selma Hanım’ın yaklaşımının büyük etkisi olduğu hissediliyordu. Ancak dikkatimi çeken en önemli şeylerden biri de çalışanlarla yöneticiler arasındaki uyumdu. Ortamın sıcaklığı yalnızca misafirlere değil, çalışanların birbirine yaklaşımına da yansıyordu.
Özellikle genç çalışanların yaşlılarla kurduğu samimi iletişim bunun en güzel göstergesiydi. Yaprak’ın enerjisi, herkese aynı anda yetişmeye çalışması, yaşlılarla birlikte dans etmesi ve insanlarla kurduğu doğal bağ dikkat çekiciydi. Ancak bu yalnızca tek bir kişinin enerjisiyle açıklanabilecek bir durum değildi. Salondaki bütün çalışanlarda benzer bir içtenlik vardı. “Bir ihtiyacınız var mı?” cümlesi bile görev gereği söylenmiyor, gerçekten hissediliyordu.
Belki de bir kurumun gerçek kültürü tam olarak burada ortaya çıkıyordu. Çünkü çalışan kendini değerli hissettiğinde, bunu insan ilişkilerine de yansıtıyor. İnsan odaklı yaklaşım yalnızca yaşlılara değil, çalışanlara da dokunduğunda ortaya çok farklı bir atmosfer çıkıyor.
Avustralya’da yaşlılara yönelik sosyal alanların ve topluluk merkezlerinin desteklenmesi de bence çok kıymetli bir yaklaşım. Özellikle göçmen toplumlar için bu tür ortamlar yalnızca sosyal etkinlik değil, aynı zamanda aidiyet hissini koruyan önemli alanlara dönüşüyor. Bir toplumun gelişmişliği yalnızca ekonomik göstergelerle değil, yaşlı bireylerin sosyal hayatın içinde ne kadar tutulabildiğiyle de ölçülür.
Bugün şunu çok net görüyorum: Yaşlıları korumak yalnızca fiziksel ihtiyaçlarını karşılamak değildir. Onları sosyal hayatın içinde tutmak, birlikte gülebilecekleri ortamlar oluşturmak, hâlâ değerli olduklarını hissettirmek de gerekir. Çünkü sağlıklı yaşlanan insanlar, sağlıklı toplumların temelidir.
Bir toplumun gerçek kalitesi ise bence yaşlılarına gösterdiği saygıda saklıdır. Çünkü biz yeni nesilleri büyütürken aslında geçmişimizi de korumak zorundayız. Yaşlılarımız bizim hafızamızdır. Ve hafızasını kaybeden toplumlar zamanla birbirini de kaybetmeye başlar. O gün oradan ayrılırken içimde kalan en güçlü duygu şuydu: Bazı yerler yalnızca hizmet vermez, insana yeniden “ait hissetmeyi” de hatırlatır. Ve bence kendini sıcak, samimi ve değer gördüğü bir ortamda hissetmek isteyen herkesin yolu bir gün Rümeysa Hanım ve Sema Hanım gibi insanların kurduğu bu sofralardan geçmeli.
Ve son olarak, yıllardır gurbette hayat kurmaya çalışan bütün göçmen anneleri yürekten tebrik etmek istiyorum. Zorluklara rağmen ailelerini ayakta tutmaları, güçlü nesiller yetiştirmeleri ve hayata rağmen umutlarını korumaları gerçekten çok kıymetli. Onların mücadelesi yalnızca kendi hayatlarını değil, kendilerinden sonra gelen nesilleri de şekillendiriyor. Açıkçası onların varlığı benim gibi genç göçmen kadınlara da umut veriyor.
Tüm annelerimizin Anneler Günü kutlu olsun.🌸
