BİR KAPININ ÖNÜNDE TAŞINAN KÜLTÜR

Nurcan

Editor • 6/4/2026

BİR KAPININ ÖNÜNDE TAŞINAN KÜLTÜR

BİR KAPININ ÖNÜNDE TAŞINAN KÜLTÜR

Aynı dili konuşmadan sessizce kalbe dokunmak. Geçtiğimiz günlerde yan komşum doğum yaptı. Birbirimizi çok tanıyan insanlar değiliz aslında. Aynı apartmanda yaşayan, çocukları bazen birlikte oynayan iki yabancıyız sadece. Dillerimiz farklı. Kültürlerimiz farklı. Ama yine de içimde ona yemek yapma isteği oluştu. Belki dışarıdan bakıldığında bu küçük bir davranış gibı görünebilir. Birkaç yemek yapmak, kapıyı çalmak, küçük bir not bırakmak… Oysa ben o gün sadece yemek taşımadım. Farkında olmadan çocukluğumdan bugüne taşıdığım bir kültürü de o kapının önüne bıraktım. Eşim bana dönüp “Bu nasıl aklına geldi?” diye sorduğunda fark ettim ki bazı davranışların cevabı bugünde değil, geçmişte saklıydı. Çünkü ben insanların ihtiyaçlarını sessizce gözeten kadınların arasında büyüdüm. Anneannem eski zaman insanıydı. Arabaların olmadığı, yolların uzak olduğu, hayatın zor ama insanların birbirine daha yakın olduğu dönemlerden… Köyde biri doğum yaptıysa, biri hastaysa ya da yalnızsa mutlaka haberi olurdu. Eğer o gün sıcak ekmek yaptıysa, o ekmek mutlaka o eve giderdi. “Kokusu gider de canı çeker” derdi. Şimdi dönüp baktığımda anlıyorum ki mesele sadece ekmek değildi. O ekmekle birlikte güven taşınıyordu. Hatırlanmak taşınıyordu. İnsanlık taşınıyordu. Sonra annemi izledim yıllarca .Hamile bir kadın varsa yemek yapılırdı. Yaşlı biri yalnızsa kapısı çalınırdı. Irgattan gelen biri aç kalmasın diye sofraya bir tabak daha konurdu. Bunlar kimsenin “iyilik yaptım” diyerek anlattığı davranışlar değildi. Çünkü bunlar gösteriş değil, karakterdi. Hatta bir toplumun görünmeyen ahlak biçimiydi. Bugün bir sosyolog olarak insan davranışlarını dikkatle gözlemleyebiliyorsam, insanların duygularını, kırılganlıklarını ve ihtiyaçlarını analiz etmeye çalışıyorsam, bunun temelinin biraz da burada atıldığını düşünüyorum. Çünkü ben insanı, insanların eksiklerini sessizce fark eden kadınların arasında tanıdım. Belki bu yüzden bugün modern hayatın en büyük problemlerinden birinin yalnızlık olduğunu düşünüyorum. Çünkü artık insanlar fiziksel olarak birbirine çok yakın ama duygusal olarak birbirinden oldukça uzak. Aynı apartmanda yıllarca yaşayıp birbirinin adını bilmeyen insanlar var. İnsanlar yardım etmeye bile çekiniyor. “Rahatsız eder miyim?”, “Yanlış anlaşılır mıyım?” diye düşünüyor. Modern şehir hayatı insanları birbirine yaklaştırmadı; çoğu zaman görünmez duvarlarla ayırdı. Eskiden komşulukla, sofrayla, konuşarak çözülen birçok duygu bugün terapiye, profesyonel destek sistemlerine ve hizmet mekanizmalarına devrediliyor. Elbette bunların hepsi gerekli. Ama yine de insanlar her geçen gün daha yalnız hissediyor.Çünkü insan ruhu sadece çözüm istemiyor. Temas da istiyor. Ben komşuma yemek götürdüğümde aslında ona sadece yemek götürmedim. Ona yalnız olmadığını hissettirmeye çalıştım.Kapıyı açtığında yüzünde bir gülümseme vardı. Beni içeri davet etti. O an şunu düşündüm: İnsan bazen aynı dili konuşmadan da birbirinin kalbine dokunabiliyor. Belki de toplum dediğimiz şey tam olarak burada başlıyor.Bir kapının önünde.Bir tabak yemekte.Sessizce bırakılmış küçük bir notta.Ve belki hâlâ insan kalabilmemizi sağlayan şey, hiçbir karşılık beklemeden birbirimizin yalnızlığını biraz olsun azaltabilme çabamızdır.