13 March 2026 Friday
Ring Road’dan eve doğru gelirken McIntayre yol ayrımına yaklaştığınızda sanki bir uçurumun üzerindeymiş gibi yüksek bir köprü vardır. Bir ikindi vakti güneş akşama doğru aheste aheste süzülürken arabamla yüz hız limitinde o köprüden geçiyordum. Aklıma uçurumdan aşağıya uçup öldüğüm geldi. Öyle ya, saatini, gününü bilmediğimiz meçhul bir günde nasılsa hepimiz bu dünyaya veda edeceğiz değil mi?
O anda öldükten sonrasını hayal etmeye çalıştım, içim tarifsiz bir acıyla doldu. Ruhum hemen evimize uçtu, ayrılık acım bir ihtimal sadece orada evimizde hafifleyecekti. Ama hiçbir şey umduğum gibi olmadı, görebildiğim hiçbir şey artık bana ait değildi. Dolaptaki elbiselerimin arasında gezindim, bahçedeki sevdiğim çiçeklere baktım, her gün yemek pişirdiğim mutfak benden ebediyen alınmış kimsesiz sahipsizdiler. Tek tek çocuklarım gözlerimin önünden geçtiler, bensiz ne yapacaklarını düşünmek beni çok acıttı, gözlerimden yaşlar süzüldü. Bazen insanın kendi ölümünü düşünmesi hayata bakışını veya olaylar karşısında duruşunu çok etkiliyor vesselam. Kendimi çabuk toparladım, aklımı başıma aldım. Evime geldiğimde bir her şeye bakışım, hissedişim daha farklı oldu o gün.
Çok sevdiğimiz, ağzı dualı, çok mülayim bir abi vardı. Apansız gelen ölüm haberi hepimizi çok üzdü. Allahualem, ölümü az düşündüğümüz için acı haberler gelince çok etkilenip üzülüyoruz. Neyse taziyemizi falan yaptıktan sonra sıra geldi cenazenin defnine katılmaya. Öyle ya Müslümanın görevlerinden birisi de din kardeşinin cenazesine katılmasıymış. Cenazenin kalkacağı gün havanın feci şekilde soğuk olması yetmezmiş gibi bir yağmur, bir fırtına göz gözü görmeyecek şekilde bir hava durumu. Nefsim evde kal bu fırtınada birileri gerekeni yapar diye çok ısrar etti. Ama biz o abiyi çok sever hatırını çok sayardık. Ne olursa olsun son vazifemizi Allah için yapmalıyız diye düşünüp Fawkner mezarlığına onu sevdiğimiz için gittik.
Bir ablamın ölen birisiyle ilgili hatırasını hiç unutmam. “Birgün yakından tanıdığım bir ailenin gencecik oğlunun ölüm haberi geldi. Şaşkınlıkla beraber tanıdığımız bir gencin ölümüne çok üzüldüm. Ailenin evlatlarının ölümünden dolayı çekeceği acıyı düşünüp benim taziyemin çok gereksiz olacağını, onlara bir teselli veremeyeceğimi zannettim.. ben bu cenazeye asla gidemem.. bu çok büyük bir acı.. ben bu insanlara ne deyip gideceğim.. diye diye taziyeye gitmedim. Ben böyle düşünceler içinde yanıp üzülürken bir hafta sonra takdir-i İlahi kendi evladımın acı haberi geldi, dünyalar başıma yıkıldı” diye bana anlattı. “Gelin girmedik ev olur amma ölümün girmediği ev olmaz“ derler. Hiç konuşmadan da acıları paylaşıp varlığımızla cenazenin yakınlarına teselli verebiliriz yani.
Çünki en acılı anlarında bile cenaze yakınları sevenlerini, dost ve ahbaplarını yanlarında görmek istiyorlar. Cenaze defnedilip ortam sakinleşse bile “filancayla çok yakındık..yediğimiz içtiğimiz ayrı gitmezdi.. Ona ne hizmetler ettik de cenazemize gelmedi” diyerek şikayet edende çok. Güzel günlerde mutlu mesut bir arada yaşarken acı günlerinde ahbabını yanında görememesi insanı çok acıtıyor, incitiyor. Ama bu durumun tam tersi de olabiliyor. Kişi hayattayken yakınından veya uzağından birisine kızmış, küsmüş ilişkisini kesmiş. Ölüm olayı duyulduğunda insanlar kırgınlıklara aldırmadan son vazifeyi yapabilmek için baş sağlığı dilemeye evlerine veya mezarlığa gittiğinde cenaze sahipleri o acının arasında agresifleşip nefretle taziyeye geleni “senin ne işin var burada, ne yüzle geldin… Defol” gibi sert sözlerle geleni kovabiliyor. Geçen yıldı, gayet yaşlı bir dedeyi öz oğlunun cenazesinden kovduklarını duyduk, dede çok ağladı ama kimseye meramını “o benim oğlum” deyip anlatamadı.
Yabancılardaki gibi bir cenaze planımız, cenazeye katılma şartlarını öğrenip edepli, nazik, saygılı olmayı bileceğimiz bir sistem de lazım bize. Bir camide kefenlenmiş bir cenazenin yüzünü açmışlar isteyene son bir defa bakmaya izin veriyorlardı. O insan hayatta olsaydı insanların kefenini açıp bakmasını ister miydi acaba. Bir teyzenin cenazesi defni olacağında cemaat hazır, cenaze hazır, mezara koyulacağı anda bir adam hopladı mezarın içine indi. Aklınca cenazeyi yerleştirmeye yardım edecekti. Başta bekleyen imam merhumenin yakını değilmiş diye çok kızdı. Adamı hemen çukurdan çıkardı, oğulları mezara indiler. Ölmeden önce sağken yakınlarımızla öldükten sonrası hakkında güzel güzel konuşmak, anlaşmak istemediklerimiz hakkında uyarmak elzemdir bence.
Ramazan Bayramı’na çok yaklaştığımız bu mübarek günlerin son haftasında adet olduğu üzere yine mezarlık ziyaretine gideceğiz. Oraları ziyaret ederken bir kez daha ölümü hatırlayıp hayatlarımıza çeki düzen vereceğiz, mevtalarımıza Allah’tan Rahmetini dileyeceğiz. Hepinize sağlıklı güzel günler dilerim.
Pembegül Abla
İzmir’deki anne ve baba oğullarını Melbourne’ye yolcu ederken yürekleri endişeyle karışık hüzünle atıyordu. Yavrularını hiç bilmedikleri, çok uzak bir ülkeye uğurlamak zor gelmişti. Kısa bir zamanda bütün formaliteler tamamlanmış gidiş izni apansız çıkmıştı. Yemeyip yedirip giymeyip giydirip yetiştirdikleri ciğerparelerini bir meçhule uğurlamak anne-babanın uykularını huzurlarını kaçırmaya yetmişti. Öyle ya, oralarda kim buna kol kanat gerecek, kimler aç mı tok mu bilip kollayacak diye düşünüp durmaktan zihinleri yorgun düşmüştü. Çaresiz seccadelerine yüz sürüp Rablerine sığındılar hem kendi çocuklarına hem de bütün gurbete giden evlatlara dua dua yalvarıp “Allah’ım sen yavrumuzu koru… Onu hayırlı kullarınla karşılaştır… Onu kötülüklerden koru Allah’ım” diye diye yolcularını uğurladılar.
Avustralya yollarına düşen Mahir anne-babası kadar endişeli değildi. Oraya önceden gitmiş bir arkadaşıyla görüşmeleri vardı. Onunla konuştuğuna göre kalacak yeri olacaktı. Hemen iş bulup çalışmaya başlarsa fazla sıkıntı çekmeyecekti. Biraz İngilizcesi de olduğundan pek endişeli değildi. Ama ardında onu çok seven, bekleyen birisini bırakıp ta yollara düşmüştü. En geç “altı aya kadar gelirim, evleniriz, Melbourne’ye beraber geliriz” diye anlaşmışlardı. Yerleştikten sonra iş de buldu. Hem çalışıp hem okula giderken aklı hep bu kavuşmanın nasıl olacağıyla meşguldü. O da ellerini açıp dualarla Rabbine sığındı. Detayları kestiremeden “Allah’ım beni sevdiğime burada kavuştur İnşaallah” diye diye günleri dualarla niyazlarla birbirine ekledi.
Geldikten birkaç ay sonra Mahir nişanlısının tanıdıkları olan bir aileye tanışmaya, ziyarete gitti. Ağzı dualı yaşlı amca ve teyze onu samimiyetle karşılayıp halini hatırını sordular. Melbourne’ye yenilerde geldiği için ona güzel nasihatlerde ve tavsiyelerde bulundular. Mahir onlara işinden, gücünden, nişanlısıyla evlenmeye gideceğinden hatta o zamana kadar münasip bir ev bulması gerektiğinden falan anlattı. Mahiri dinledikçe çocuğun birçok ihtiyaçları vardı ve bunlara onların gücü yetemeyeceğini bilip her şeye gücü yeten Allah’a dua etmeye başladılar. Hani Hazreti İsa Aleyhisselam “birbirinize temiz günahsız ağızlarla dua edin” demiş ya, yaşlı amca ve teyze temiz yürekle Mahir için “Allah’ım bu kulunun sıkıntılarını gider, onu hayırlısıyla evine, işine ve eşine kavuştur Allah’ım diye diye dualara devam ettiler.
Nişanlısının geleceğini bekleyen gelin kızında Allah’tan duaları vardı. Bir anda ailesini evini bırakıp bilmediği bir şehre gelin gidecekti. İster istemez her fırsatta adeta Rabbiyle konuşuyordu “Allah’ım orada evimiz olacak mı… kimsemiz olmadan oralarda nasıl yaşarız… bari iyi bir komşum olsa… iş bulabilsem… okulum nasıldır…” diye diye devamlı dilinde duayla geçti günler vee nişanlısı söz verdiği gibi geldi, evlendiler.
Gün döndü devran döndü altı ay sonra yollar açıldı Mahir evlenmek için memleket yollarına düşecekti. Evlenip gelecekti ama ev bulmak çok zordu. Yaşlı teyze ve amca yakın bir yerlerden onun için devamlı ev bakıyorlardı ama hiç birisi olmuyordu. Allah denk getirecek ya, aynı zamanda Sunshine semtinde küçücük bir flatın sahibi de kendi dilinde evi hakkında duadaydı. Önceki kiracı hem kira ödememiş hem de evini berbat vaziyette bırakıp kaçıp gitmişti. Evi yeniden toparlayıp düzeltmek çok zor ve masraflı olmuştu. Kiracıyla anlaşırken karşındaki iyimi kötümü bilemiyorsun ki. Bu yüzden her şeyi bilen Rabbine sığınıp Ondan “Ne olur Allah’ım bana evimi temiz tutup, kirasını vaktinde ödeyecek bir kiracı nasip et” diyerek devamlı istiyordu. Nitekim dualar kabul olmuş ki Mahir İzmir’e uçarken anlaşma oldu ve evin anahtarları yaşlı aileye teslim edildi. Tamda o günlerde bir evin sakinleri evlerini boşaltıp başka bir şehre gideceklerinden eşyalarını parasız verecek insan aradıklarından evin tertemiz eşyalarının bir kısmı Mahir gile nasip oldu. Dualar çok güzel işliyordu, yeni evliler gelmeden evleri lazımlı bütün eşyalarıyla hazır haldeydi. Sonuçta ev sahibi için çok iyi bir kiracı oldular.
Mahirler’in yerleşeceği flatın yanında oturan Pakistanlı aile boş eve eşyalar getirildikçe yeni gelecek komşunun iyi insanlar olması için duaları vardı. Genç hanım çok sonradan “Pakistan’dan gelip bu flata yerleşeli bir sene olmuştu. Eşim işine gittikten sonra çok yalnız kalıyordum, konuşup anlaşacağım bir insana ihtiyacım vardı. Eve eşyalar taşınırken “Allah’ım ne olur bize hayırlı bir komşu nasip eyle” diye dualar ederdim. Sizinle komşu olduğumuz için çok mutluyum, Allah’a hamdolsun” diye “hayırlı komşu” duasından anlattı.
Rabbimiz biz kullara “duanız olmasaydı ne ehemmiyetiniz vardı” diyor. Sevgili Peygamberimizde “ayakkabınızın bağı kaybolsa duayla Allah’tan isteyin” diyerek bizi dua etmeye teşvik ediyor değil mi? Kimin duasının kabul olacağını Allah bilir, hep beraber güzel dualarda buluşmak dileklerimle hoşça kalın.
Pembegül Abla
Adamın birisine “namaz kılar mısın” diye sormuşlar, adam kelimeleri hızlı hızlı söyleyerek “bayramdan bayrama. Bayramdan bayrama kılarım” demiş. Peki ‘‘içki içer misin” demişler adam kelimeleri uzata uzata “akşamdaan… akşamaa” diye halini arz etmiş. Fatih Sultan Mehmet insanlara “ibadet ediyor musun… oruç tutuyor musun “gibi Allah’ın soracağı soruları sormayın, insanlara “bir ihtiyacın var mı… karnın aç mı… sana nasıl yardımcı olabilirim…?” gibi şeylerden sorun” demiş ve çok doğru söylemiş. İbadetin kul ile Allah arasında olan bir durum olduğunun gayet bilincinde olmalıyız. Ama birçok insan durup dururken neden namaz kılmadığından kılamadığından dem vurup anlatmaktan hiç çekinmiyor. Bazısı insanlardan kaynaklı bazen de insanın bizzat kendisinden kaynaklanan bu durumları onlar her fırsatta anlattıkça bende oturup yazayım bari dedim. Belki hepimize bir faydası olabilir, Allahualem.
Bizim Dombay ovasından belediyede çalışan bir vatandaş “yaşın ilerledi, namaz kılmaya ne zaman başlayacaksın?” diye soranlara “emekliliğime az kaldı, emekli olur olmaz namazlarıma başlayacağım” diye cevap verirmiş. Günler geçiyor Cevat amca emekli oluyor ve aynen dediği gibi hemen namazlarını kılmaya başlıyor. Namaz kılanlar görüyor, takdir, tebrik ediyorlar. Her şey güzel giderken bir zaman sonra Cevat amca namazlarını kılmamaya başlıyor. Köylük yerde herkes birbiriyle yakından alakalı tabi, “nooldu… namazlarını neden kılmıyorsun?” diye sorduklarında “amaan her gün, her gün namaz kıldım, bitmiyor… ne ucu var ne bucağı. Vaz geçtim” diyor. Böylece “namaz kılmayan Cevat” diye köyün diline düşüyor.
Hiç yeri yokken “benim ninem ve dedem hep namaz kılarlardı… hatta hacca bile gittiler…” muhabbeti yapanlarda çok. Kendi yapamadıklarını neneyle dedeyle hallediyormuş gibi olurlar. Doğrusu herkes kendi namazını kılacak. Bilhassa memlekette gittiği caminin imamına kızıp veya TV’deki imama kızıp namazı niyazı orucu bıraktığını itiraf eden insanlara rastladım. İmama kızıp “deist oldum” diyenler, dini reddedenler, ne ararsan var. Çok büyük bir yanılgı, insanın namazı niyazı imam için veya bir başkası beğensin için yapmadığının bilincinde olması lazım. Eskiler “cami ne kadar büyük olursa olsun, imam bildiğini okurmuş” derler. Namaz bizim, ibadet bizimle Rabbimiz arasında olan bir şey, imam naaparsa yapsın” dedim dinletemedim.
“Tam namaz kılarken aklıma kötü kötü şeyler geliyor, bu düşünceler içerisindeyken namazımın kabul olmayacağını, bozulduğunu düşünüp namaz kılmaktan vaz geçiyorum” diyenlerde az değil. Birçok camilerimizde namaz kılmayı öğretmek için belli günler, saatler hatta kurslar var mıdır bilmiyorum ama öğrenmek isteyip de nereden başlayacağını bilemeyenler var. Bir amca “ben küçükken annem Rahmetli olmuştu, kimsesizdim. Evimizin yakınındaki camiye giderdim. Orada namaz kılan dedeler “bu daha küçük, camiyi pisletebilir” diyerek beni camiden kovarlardı. O günlerden sonra bende eser kaldı, camiye gitmeyi hiç sevmedim, istemedim” demişti. Çocuklara cami edebini adabını nezaketle, güzellikle öğretip incitmeden alıştırmak ne güzel olur.
Nedense bizim toplumumuzun bazı kesimlerinde namaz, hac gibi ibadetlere başlamak için yaşlanmayı beklememiz gerekiyormuş gibi bir algı da var. Ama genç ve güzelken namazına başlamayı akıl edemeyen yaşlı bir vatandaş bana “şimdi namazıma başlamak içimden gelmiyor, gençken başlayacaktım ki anlımı seccadeye sürte sürte şimdiye namazlarımı kılyor olacaktım” diye eseflendi. Bence zararın neresinden dönsen kardır.
Şirin bir fıkra, hiç namaz kılmayı bilmeyen bir adam heveslenmiş caminin birisine girmiş cemaatle namaza durmuş. Namaz bittikten sonra onu tanıyanlar taltif ve teşvik için yanına sokulmuşlar “beyefendi namazı ne güzel eda ettiniz… vallahi namaz kılmak size çok yakıştı…” falan diye konuşmaya başlamışlar. Adamcağıza bir heves bir gurur gelmiş, öyle ki koltukları kabarmış “ohoo… siz beni bir de abdestliyken göreceksiniz, ne biçim namaz kılacağım” demiş.
Peygamber efendimiz “namaz dinin direğidir” diyerek ve bizzat namazlarını kılarak bizlere örnek olmuştur. Sözler Risalesindeki bir derste de Said Nursi hocamız “dünyevi ilimler sizinle mezara kadar gider” diyor. En önemlisi öldükten sonra kabir aleminde ilk sorular namaz hakkında olacakmış. Şu yaşamakta olduğumuz mübarek Ramazan günlerinde namazlarımıza başlayarak kendimize güzel bir iyilik yapalım diyecektim.
Pembegül Abla
Hiç unutmam sıcacık bir ramazan ayıydı, kapı çalındı, bir baktım, çok kıymetli karşı komşum gelmiş. Elindeki kocaman bir tabak dolusu keki bana uzattı “pembegül hanım bu keki çok yapmışım, bitiremedik. Siz kalabalıksınız diye sana getirdim” dedi. İftara misafirlerim gelecekti ve tatlım hazırdı, yine de teşekkür edip aldım. Akşam işten gelince dilimlenmiş limonlu kek eşimin dikkatini çekti, “bunun üzerine bir şerbet döksek ne güzel revani tatlısı gibi olur” diye bana akıl verdi. İsraf haram olduğu için üşenmedim limonlu kekleri güzel bir tepsiye sıraladım, üzerine hafif bir şerbet kaynatıp döktüm. Akşam misafirler gelince benim sütlacın yanına şerbetli kekten de koydum. Abboo… hiç ummazdım, herkes çok beğensin, tarif isteriz diye tuttursun mu? Ne diyeceğimi şaşırdım “valla bu tatlının tarifi biraz müşkülatlı… önce komşunuzdan bir tabak limonlu kek gelmesi lazım… Sonra üzerine şerbet..” falan derken komşudan gelen kekten tatlımız unutulmaz lezzette çok tatlı oldu yani.
Ne güzel bir Ramazan ayına daha girdik, Allah kabul eylesin İnşallah. Oralarda kış mevsimiyken buralarda yaz mevsimine denk geldi, Mevlam hepimize katından kolaylıklar versin. Yıllar önce Ramazan ayı Avustralya’da kızgın yaz günlerine denk geldiğinde buralardaydık. Hem işe gider hem de çocuklarla falan oruçlarımızı tutardık. Kimisi orucunu iş yerinde açar, bazı çalışanlarda sahurunu çalışırken hallederdi. İftar saatleri saat sekizden sonraya denk geldiği için Kıbrıs camisinde kılınan teravih namazından evimize saat on birden sonra anca gelebilirdik. Ne ki o günlerden bu günlere aklımızda tatlı hatıralar kaldı. İşsiz olduğum bir günde denemek için yakındaki marul tarlalarına çalışmaya gittim. Aman Allah’ım, hava feci şekilde sıcaktı, çok zorlandım. Saat bir civarında olacak paydosu, eve gelmeyi, gölgede dinlenmeyi iple çektim. Eve geldim serin bir yere attım, dinleniyordum ki eşim geldi. Rahatlığıma hayretle “bu akşam bizim iftar davetimiz yok muydu” demesiyle benim şimşek gibi yerimden fırlamam bir oldu. Yorgunluktan davetimi unutmuştum. Huyum kurusun eller gibi buzluklarda yemek biriktirme huyum hiç olmamıştır. O gün tencerelerin hepsini birden ocağa koyduk, Allah ne verdiyse güzel güzel pişirip davet yemeklerimizi vaktinde hazır ettik, çok şükür. Melbourne Ramazan günlerinde iftara gideceğini unutan veya benim gibi misafiri geleceğini unutan çok olur. Hatta iftara davetli olduğu evi başka davetle karıştırıp yanlış evlerin kapısına dayananlar hatıralarını gülerek anlatırlar. En sıcak yaz günlerinde yaşadığımız Ramazan günleri ummadığımız sürprizlerle geldi geçti hayatımızdan.
Hafta sonu güzel bir yaz akşamında teravih namazından çıktık, komşu hanımlarla bize çay içmeye geldik. Çay pişerken şu iri olanlardan bir tabak hurma yıkadım getirdim. Hep beraber konuşup gülüşürken ağzında hiç dişleri olmayan yaşlı komşum hurmalardan kaç tane yedi meçhul. Bir ara “hurmalar çekirdeksiz çekirdeksiz, ne güzelmiş, yumuşacık” dedi. Bir an inanamadım, diğer hanımlara baktım, “ablacığım o hurmaların hepsi çekirdekli dikkat et” dedim ama o çoktaan birçok hurmaları çekirdekleriyle beraber yutmuştu. Hepimizi bir gülme tuttu. O günden sonra o komşuma her hurma ikram ettiğimde “dikkat et, bunlar çekirdekli” diye uyarıp o günü hatırlarız.
Bir bacım oruçluyken güzelce tarhana çorbası yapmış iftara hazır etmiş. O sırada bebeğine ılıkça bu çorbadan içirmeye başlamış, bebek içmemek için kafasını sağa sola çevirdikçe “iç bebeğim… bu çorba sana çok faydalı” diyerek bir kase çorbayı bebeğe zorla içiriyor. Akşam çorbayla iftarlarını açtıklarında çorbanın acılı tarhana olduğunu farkediyor.. ‘eyvah’ falan oluyor ama too late. Bir ablamın misafirlerine iftarlık yemek hazırlarken yaşadığının benzeri yok bence. Ocakta et kavrulurken oruçlu olmayan amca mutfağa giriyor, yemeği bir karıştırıyor, tuzsuz olduğunu fark ediyor. Hanımına yardım olsun diye etin tuzunu atıp karıştırıyor. Allahıım.. amca tuz diye yemeğe şeker dolduruyor, ablada tuzunu koyunca dananın kuyruğu kopuyor tabi.
Soğuk bir ramazan ayında köyümüzdeydik. Kuzenlerle falan bir sürü çocuğuz. Siz orucunuzu bozarsınız diye bizi sahura kaldırmazlardı ama bizlerde çok isterdik yani. Bir gün nasılsa imana geldiler bizim de sahura kalkıp büyüklerimizle yemek yememize izin verdiler. Tarif edip tembihlediler vee oruç tutmaya niyet ettik. Sabah yatakları topladılar, bütün çocuklar oruçluyuz. Hava soğuk ve karlı, dışarı çıkarmıyorlar. Küçücük odada yapacak hiçbir şey yok, dolanıp duruyoruz. Bir ara penceresi gayet yüksekte dışarıyı göremediğimiz pencere çıkıntısına yöneldik. Serili gazetenin üzerine biraz çay şekeri dökülmüş. Yaklaşık sekiz çocuk ıslak parmaklarımızı çay şekerine batırıp neşeyle yalamaya başladık. Gazetenin üzerinde bir damla çay şekeri kalmadı hepsini yaladık yuttuk. İçeriye giren abla “anaa..naapıyonuz..siz oruçlusunuz” diye bize bağırınca kendimize geldik, şekerin tadı dillerimizde ne yapacağımızı hiç bilemedik. Bilgi verende olmadı. Ne güzel hevesle oruç tutacaktık “Hepiniz şeker yaladığınız için orucunuz bozuldu” dedi abla.
Ne diyecektim, Hoş geldin ya Şehri Ramazan
Pembegül Abla
Her gün işe gidiyoruz, her gün yemek yiyoruz, gezip tozup yaşıyoruz ama ruhumuzun huzuru için hayatımızda bir aktivite, bir ders yok. Sevdiklerimizin ölümleri, türlü elemler ve endişelerle beraber tutunacak bir dalımız tesellimiz de yok. Bu toprağın bir de altı var, çok iyi biliyoruz ama toprağın üzerindeki meşguliyetlerden dolayı dikkatlerimiz gayet dağınık, ebedi aleme bir hazırlığımız hep ertelenmelerde. Bu düşünceler içinde kıvranırken kesin kararımı verdim. Eskiden İslami bir ders ve konferanslar için evimizden gayet uzaktaki camilere cemiyetlere gitmeye gayret ederdik. Bu yüzden aklıma yakın semtimizdeki Nur Vakfı’nın ne kadar yakınımızda olduğu geldi. Vakıftakilerin Üstat Bediüzzaman’ın iman hakikatlerini anlatan kitaplarını okuyup anlattıklarını biliyordum. Bir gün bütün cesaretimi topladım hanımların bir dersine gittim. Hoca hanıma ‘‘beni de talebeliğe kabul eder misiniz?” dedim. Allah’ım ne güzel derslerle ne güzel insanlarla karşılaştım, kaynaştım. Böylece Tottenham semtindeki Nur vakfının o huzur verici gölgesinde barınanlardan, Nur talebesi oldum, oraya gitmeyi çok seviyorum.
Artık uzun zamandır her salı akşamı dersim var yani. Mümkünse o gün akşam bize kimse gelmesin çünki Kuran’ın açıklaması olan mühim bir dersim var. Çok kıymetli Risale derslerine başlamaya karar verdiğimden itibaren bir ders disiplinim, bir tertip düzenim oldu. Said Nursi hocamız bir yerde “Risale dersleri yapılırken inen sekineyi görseydiniz hastaysanız sürünerek de olsa derslerinize gelirdiniz” diyor. Bu yüzden derslerim benim için çok kıymetli. Memleketteki insanlarıma böyle anlattım. Hangi cami, cemiyet ve vakıf olursa olsun insanlarımız çocuklarıyla beraber düzenli ders takip ederler, herkes günlük hayatın içinde gayet meşgul yaşayıp giderken dinini öğrenmeye ve çoluk çocuğuna da öğretmeye çok önem verir, vakit ayırır diye anlattıkça hayret eden çok oldu. Çünki onların takip ettikleri bir dersleri yokmuş.
Melbourne de farklı semtlerde birçok camilerimiz vakıflarımız mevcut. Bir kısmı Türk toplumuna ait bazıları farklı ülkelerin Müslümanlarının yönetiminde Müslüman halka hizmet veren pırıl pırıl mekanlarımız var. Ama ben en iyi bildiğim Tottenham da Sunshine Road üzerindeki Nur vakfından (Light Foundation) dan anlatayım size. Vakfımızda haftanın her gününde düzenli olarak farklı saatlerde çocuklara, kız ve erkek gençlere, anneler ve babalara ayrı ayrı Risale ve Kuran dersleri vardır. Herkes kendi vaktine ve yaşına uygun dersi seçip katılabilir. Hanımlar için iç içe geniş ders salonları mevcuttur. Senelerdir faaliyet gösteren bu mübarek mekâna gelenlerden hizmetleri karşılığında kimseden para-pul istemezler, kapıları herkese açıktır. Avustralya da her milletten Müslümanların Cuma-Teravih ve bayram namazlarını hep beraber kılmalarına müsait gayet geniş camisi ve özel resepsiyon salonu vardır. Ramazan aylarında resepsiyon da her Cumartesi halka açık iftar sofraları kurulur. Hanımlar gönüllü olarak toplanıp kocaman endüstriyel mutfakta dört yüz beş yüz kişilik iftar yemeği hazırlar. Muhteşem İftar davetlerinde dualarla iftarımızı yaparken dünyanın her yerinden Müslümanlarla ve Müslüman olmayan bölge halkıyla güzellikle kaynaşırız.
Nur vakfının geniş araba park alanından hariç meyve ağaçları ve sevimli çiçeklerle bezeli geniş güzel bahçesi ve içinde şirin çocuk parkı vardır. Sene içinde ne güzel bbq eşliğinde aile piknikleri tertiplenir. Çocuklar parkta oynarken dost-ahbap komşularla beraber hoş vakit geçiririz. Bu vakıfta sevdiğim şeylerden birisi de insanlar kendi istedikleri gibi hayır hasenetlerını yaparlar kimse sizden ikide bir yardım parası talep etmez, rahat olursunuz. Nur vakfının yardım etmek isteyenler için her ay düzenli fakir ülkelere kurban yollama, su kuyusu açtırma veya yoksullara göz ameliyatı programları vardır. Vakti geldiğinde haber verirler sizde istediğiniz yere bağışınızı yaparsınız, ne güzel değil mi? Ayrıca son yıllarda pazartesi, salı, çarşamba ve perşembe günlerinde halka açık ücretsiz çorba dağıtmaya başladılar.
İnsanlar çok yalnızlaştılar, içe kapandılar diye gözlemliyorum. Nur vakfının WhatsApp grubuna dahil olduğumuz için düzenli olarak haberleşme bilgilendirilme imkanımız oluyor. Misal hastamız varsa haber geliyor, hep beraber “Tahmidiye” duasını okuyup hastaya ve bütün hastalara Allah’tan şifalar dileyip dualar ediyoruz. Kim Rahmetli olmuş, kim evlenmiş, kimin çocuğu doğmuş haberdar oluyoruz taziyemizi, tebriğimizi yapabiliyoruz. Taze sebze, meyve satıcısı geldiğinde haber geliyor gidip alış-veriş yapıyoruz. Yani kocaman bir aile gibi birbirimizden haberimiz oluyor Allah için dualaşıyoruz.
İmam-ı Rabbani Mektubat’ında “Kırk gün içinde bir ilim meclisinde bulunmayan kimsenin kalbi kararır. Büyük günah işlemeye başlar. Çünki ilim kalbe hayat verir. İlimsiz ibadet olmaz” demiş.
Mutlaka bir dersiniz olsun diyecektim.
Pembegül Abla