23 December 2025 Tuesday
Çok sevdiğim bir hanım kızımız yıllar önce göz uzmanlığı diplomasını alınca bana bir heves geldi sadece ona özel olarak kocaman bir göz kitabı yazdım. Göz sağlığıyla ilgili bilgiler, göz tedavisinde yeni gelişmelerin olduğu makalelerle başladım, gözle ilgili söylenmiş ata sözleri, gözlü şarkılar, şiirler, göz temalı fıkralar, karikatürlerle falan özene bezene çok tafsilatlı, hatta yazılmış olanlardan çok farklı bir göz kitabı oldu. Yaklaşık bir yılda tamamladığım bu kitabı kendisine hediye ettim. Ne diyecektim, sosyal medyada devamlı akla zarar her şey hakkında iyi-kötü birçok bilgi akıp giderken gözlerimizde onlara bakarken akıp gitmeye, kayıp bozulmaya başladı. Saatlerce bakıp durduğumuz şeyler yüzünden hemen herkesin göz sağlığı çok büyük tehlike altında. Bu günlerde herkes gözünden konuştuğu için bende hakkında kitap yazmış birisi olarak gözümüz hakkında yazmaya karar verdim.
Risale dersinin bir yerinde gözlerimizin bize yaradan tarafından bahşedilmiş, paha biçilemez derecede kıymetli azalarımız olduğunu okuduğumda çok etkilendim. Bu ders sayesinde gözlerime bakışım değişti, gözler başka organlara benzemiyor. Allah korusun, onları kaybedersek yedeği yok. Gençlik yıllarında iyi koruyamazsak yaşlılıkta geri dönüşü yok. Göz tedavi teknikleri ne kadar ilerlese de günlük hayatımızda göz göre göre gözümüzü telef etmemeye dikkat etmemiz elzemdir.
Benim ninem çocuklarını “kötü, çirkin şeylere bakmayın gözünüzün nuru gider” diye tembihlermiş. Annemde bizi yeri geldikçe gözümüzdeki nuru korumamız hakkında tembihlerdi. Nasıl tembihlenmişsek bende çocuklarımı bakacakları şeyler hakkında tembihlemeye önem verdim. “Yavrucuğum, edepsiz, ayıp şeylere sakın bakmayın. Allah muhafaza buyursun, gözünüzün nuru kaybolur. Nursuz olursunuz” derdim. Gözlerimizle güzel şeylere bakmak lazım. Şöyle akan berrak bir su, yemyeşil dağlar, bir arıya, kediye, şirin şeylere bakmak insana kendini iyi hissettirir. Güzel bakan güzel görür, güzel gören güzel düşünür, güzel düşünen hayatından lezzet alır” demişler. Güzel şeylerden başkasına bakışlarımızı israf etmemek de lazım. İnsan baktığı şeyle de günaha girme ihtimali olduğundan güzele bakmak değil de doğrusu “güzel bakmak” sevapmış.
Dile kolay, önceleri tv’ler hayatımıza girdi, herkes saatlerce ekrana baktıkça hem gözlerimizin bozulacağından hem de ahlakımızın etkileneceğinden endişe ederdik. Ardından İnternet hayatlarımıza girdi. Bu sefer herkes uzun saatler küçücük tv ekranlarına bakmaktan gözler çok etkilendi. Çalışırken veya oyun oynarken gözlerimizi oradaki zararlı ışıktan nasıl koruruz diye araştırmalara rastladım ama sonuç ne oldu belli değil. Çünkü ekran karşısında durma saatleri bir türlü azalamadı. Ardından cep telefonlarıyla gözlerimizin sağlığı daha da kötü olmaya başladı. Çünki, cep telefonlarında arka arkaya akıp giden kısa ve ilginç görsellere saatlerce bakarken ve oradan yayılan ışıktan gözler kısılıyor ve hiç hareket etmeyen gözler donup kalıyor. Sonrasında etrafa bakarken bakışlar bulanıyor, detayları seçemiyoruz, bakışlar dikkatini kaybediyor.
Her yerde midemiz için sağlıklı yiyecek tarifleri, cildimize bakım malzemeleri, saçımıza veya kaşımıza bedenimizin her yeri hakkında faydalı olan şeyleri uzmanları anlata dursunlar. Göz sağlığımızı korumak için bazen dağlara, denizlere, uçan kuşlara gayet uzaklara bakmak lazım. Gök yüzüne, akıp giden bulutlara, denizin dibinde yüzen balıklara bakmakta göze iyi gelir. Bakmaktan yorulan gözleri bazen kapatarak vaktinde güzel güzel uyuyarak dinlendirmek lazım. Devamlı bir şeye bakmak ve gözbebeğini hareket ettirmemek eğer doğuştan bir göz rahatsızlığınız yoksa gözü yorar, beyazı kan çanağına döner, içi kızarır, sulanır. Bunu devamlı yapmaya devam ederseniz gözleriniz hasta olmaya, bulanık görmeye başlar. Hatta gözünüze gözünüz gibi bakmadığınız yorduğunuz için baş ağrıları da başlayabilir. Gözümüz en nazik organımızdır, onu hor kullanmak akıl karı değildir.
Geceleyin uyuma vakti geldiğinde ışıksız, karanlık bir ortamda uyumak gözün ilacı bedenin dinlenmesi demektir. Gözümüzün de dinlenmeye, rahatlamaya, korunmaya ihtiyacı vardır. Kitap veya gazete okumak göze egzersiz yaptırmışınız gibi iyi gelir. Hatta düzenli olarak Kuran okumak da gözlere iyi gelir. Aşırı parlak güneş ışınlarından falan gözümüzü uygun gözlüklerle korumamız lazım. Çalışma ortamlarında uçuşan tozlardan, uçuşan kimyasallardan da gözü korumak çok önemlidir. Bütün bunlardan başka her şeye devamlı ağlayanların da gözlerinde bulanık görme, kuruluk rahatsızlıkları başlayabilir. Kolay değildir ama ağlamalarınızı da bir gözden geçirin derim. Son bir bilgi, ninemler gözleri ağrıdığında ilaç olmadığı için maydanozu sıcak suda birazcık bekletip ılık vaziyette gözlerine bağlayıp biraz dinlenerek iyi olurlardı. Göz göre göre gözünüzü hasta etmeyin diyecektim.
Pembegül Abla
Gerçi ucuz etin suyu kara olur derler ama alacağımız bir şeyin aynısını ucuz fiyata bulup almak bizi mutlu eder, insan psikolojisine iyi gelir yani. Bizler yeni bir yıla yaklaşmanın heyecanını yaşarken alışveriş yerleri de akla zarar reklamlarla mallarını ne kadar ucuzlattıklarına bizi inandırmaya ikna etmeye çalışıyorlar. Her kesimin yıl sonunda alışveriş yapmak için çok farklı sebepleri var. Hristiyanlar Christmas günü hediyeleşme gelenekleri olduğundan dolayı alışverişe çıkarlar. Yılbaşı’na yakın hazırlıklar neredeyse iki ay öncesinden başladı, inanan inanmayan herkes evini, çatısına kadar, ofisler, sokaklar her yer süslendiği için çok şeyler alındı, satıldı. Şu anda sokaklarımız geceleri ışıl ışıl parlıyor, tabi bu parıltıların hepsi para… ardından hepsi çöp.
Tabi bunca telaşın arasında tatile gidecek insanların da birçok alıp verecekleri oluyor. Kamp yapacaklar ev konforunu aratmayacak kalitede en ince detayına kadar kamp malzemeleri almak için günlerce çarşı Pazar gezerler, kataloglardan, internetten ala ala ihtiyaçlar bitmez. Yazık, olan internetten yapılan alışverişlerin kutularını taşıyanlara olur. Gecenin geç saatlerinde bile teslimat yapanları gördüm. Victoria da yeni yıla yaklaştıkça ortalık fena kızışır, düğünlerin çoğu da son aylarda yapıldığından herkesin düğün elbisesi alma çılgınlığı başlar. Küçük yerler müşteri gelmesini beklerken genç kızların artık oralara bakmadığını gözlemledim. Ellerindeki telefondan yattıkları yerde elbiselerini beğeniyorlar, çok ucuza ısmarlıyorlar, otururken siparişlerini kapıya getiriyorlar. Yazık, beğenmezlerse başka bir tane beğenip ısmarlıyorlar çünki çok ucuzmuş, öyle dediler.
On ikinci ayda satıcılar feci şekilde ucuzluğun sembolü “kara Cuma” satışı reklamlarını her yerde biz alıcılara adeta dayatırlar. (Bu arada, bazıları “Cuma günümüze kara dediler” diye alınganlık yapabiliyor, oysa cuma günü herkese aittir, isteyen istediği renkte görebilir, değerlendirebilir, bence problem değil). Çok ucuzmuş, bu fırsat kaçmazmış, bu haftaya özelmiş falan diye ne diller dökerler. Alıcıların üzerine reklamlarla öyle bir baskı uygulanır ki insanın bir an koşup alışveriş yapası gelir. Bu şekilde “amanın pek ucuzmuş gidip bir bakayım” dediğim birkaç seferde satılan şeyin etiketine daha fazla fiyat yazdıklarını çok defa gördüğüm için artık bu ucuzluk safsatalarına hiç inanmıyorum diyeyim. Türkiye’de “abla çok ucuz, almazsan döverler” diyeni de duydum güldüm. Ucuz diye baya kandırıldık ama artık ucuz diye değil de “bu bana lazım mı, ihtiyacım gerçekten var mı” diye sorarak kataloglara bakmaya, çarşıya çıkmaya başladığımdan bu yana çok rahatladım. Artık ucuz muş diye değil de lazım mı diye sorunca almaktan vaz geçebiliyorum.
Hristiyanların mübarek Noel gününden sonra alışveriş telaşları son sürat devam eder. Bir günlük Boxing Day satışları başlar ve birkaç gün sürer. O günleri iyi kollayan çok çikolatasever tanıdığım bir hanım trolley dolusu ucuz çikolataları kaptığıyla her sene bana övünür. Tarihi geçme ihtimali olan birçok yiyecekler bugün de ucuzluğa düşer. Bir zaman çocuklar “anne bugün Boxsing Day.. hadi Highpoint’e gidelim” dediler. Onları kıramadım “olur” dedim, yola düştük. Abartmıyorum, Highpoint alışveriş merkezine iki kilometre uzaklıkta araba kuyruğuna takıldık, herkes ucuzluğa koştuğundan trafikte saatlerce ilerleyemedik, arabanın içinde hapsolduk kaldık. Sonuçta çocuklara “böyle bir şey olamaz… haydin eve” dedim bir daha da Boxsing Day’ mış diye çarşıya çıkmaktan vaz geçtim. Bazen ucuzluk denince sanki bedava veriyorlarmışcasına insan beynini yanıltabiliyorlar. Yakınımızda bir tencere fabrikası vardır, yıllardır sene sonu indirimli satış ilanlarında hiç mütevazi olmaz “yüzde yetmiş oranlarında indirim yaptık” diye mesaj yollarlar. Mutfak eşyalarına bakmayı severim ya, gider bakarım, gerçekten indirim yapmışlar görürüm. Beş yüz dolardan üç yüz seksen dolara bir tencereye veya tavaya indirim yapmışlar, gel de alma!
Mağazaların “ucuzlattık” sloganlarını neye göre ayarladıklarını henüz çözemedim. Alıcıların dengesiyle çok oynuyorlar. Doğrusu baze aşırı derecede, bilhassa giyecek şeylerde ucuzluğa denk geldiğim oluyor. Büyük mağazalar yaz biterken kalan yazlık stoklarını, kış biterken de kışlıkları gerçekten inanılmaz fiyatlarda ucuzlamış halde satışa koyuyorlar. Misal, bir, iki dolara ev terliklerine, spor ayakkabılarına, iç çamaşırı veya bebek eşyalarına, hatta çok ucuza kırtasiye malzemelerine rastladığım oldu. Sezon değiştiğinde ellerinde kalan stoklarla yaptıkları dehşetli indirimlerle satıp bitirip yeni mallara yer açıyorlar. Bu ucuzlukları takip etme ve alma hassasiyetleri olanların aynı çok yemekten kilo alan insanlar gibi evleri de çok eşyalı, dopdolu adeta şişman oluyor.
Pembegül Abla
En son balıkçıdan taze diye aldığım balık eve getirip hazırlamaya başlayacağımda o kadar çok kötü kokuyordu ki, bayatmış, feci şekilde tiksinme geldi, çöpe attım. Param boşa gitti, bir daha asla balıkçıdan balık almayacağım, taze balık yemeyeceğim diye kesin kararımı verdiğim günlerde Allah halime acıdı, Allahualem.
Kıymetli aile ahbabımız başarılı balıkçı Erdem aradı “abla birçok taze balık tuttum, size de vermek istiyorum, taze balık sever misiniz?” dedi. Bu güzel teklife itiraz edilir mi, hemen atladık akşam vakti onlara gittik. Kocaman kocaman bir sürü Snapper balığı yakalamış, herkesin payını ayırmış, bizim payımızı verdi. Taze yakalanmış balık yiyeceğimiz için çok sevindik, bize birçok balık hediye etti, parasını vermek istedik, kabul etmedi. Bu satırlarda Erdem’e tekrar teşekkürlerimi sunuyorum. Ardından çok sevgili ev sahibesi bize çay teklif edince hiç itiraz etmedik oturduk, kaldık. Ne güzel, saatlerce balıklar ve avlama teknikleri hakkında konuştuk.

Daha düne kadar eline oltayı alıp denize balık avlamaya gitmeyi alelade kolay işlerden olarak biliyordum. Erdem’le konuştukça balık tutmanın da çok özel bir sanat olduğunu, çok inceliklerinin olduğunu anladım. Konuşmalarımızda aldığım notlarımı sizlere aynen aktarıyorum.
Melbourne’den çıkıp Geelong’dan daha ötelere doğru olan istikamette birçok yere balık tutmaya gidiyoruz. Bu işi seven ve çok uzak yerlere oltasını alıp gelen Türk asıllı yaşlı veya genç çok balıkçılar var. Balık tutmayı öğrenmenin bildiğim bir okulu yok, herkes en yakınından arkadaşından ahbabından oltanın büyüklüğünü, hangi yemin nasıl bağlanacağını, öğrenip bu yollara düşüyor. Havalar güzel olduğunda bazen ailecek balığa gideriz. Yorucu geçen bir haftalık iş hayatından sonra yağmura fırtınaya aldırmadan balık tutmaya gitmek insana iyi gelir, denize bakarken kafayı dinlersin. Bazen bir gün bazen birkaç gün balık tutmaktan eve gelemeyebiliriz. Bunun için de küçük bir el arabasında oltalarımız, balık yemi, kova ve kendi yemek ve sıcak soğuğa karşı kıyafetlerimizle hazırlıklı gideriz. Bu işe başlamak isteyenler için balık lisansı olması gerekiyor, internetten alabiliyorsunuz, değilse izinsiz balık tutmanın cezası olabiliyor. Olgunlaşmamış küçük balığı avlamak da yasaktır, standardı var.
Okyanusun kenarlarında önceki tecrübelerimizden öğrendiğimiz balıkların sıklıkla geldiği özel avlanma yerlerimiz vardır. Mümkün olduğunca o köşelere yerleşmeye çalışırız, düzenimizi kurarız. Balık yemini oltaya güzelce yerleştirip oltayı okyanusa fırlattıktan sonra balık geldiğinde “zzz” diye oltadan gelen ses insanı çok heyecanlandırır, o anda oltayı idare etmeyi iyi bilmek lazım, yoksa balık misinayı kırıp kaçıp gidebilir. Bir seferinde kocaman bir balığı son anda misina koptuğu için elimden kaçırdım. Biz başka balıkları tutmaya çalışırken denizin suyu çekildi, kaçırdığım gayet kilolu balığı kayalıkların arasında beni bekler vaziyette bulduğumdaki sevincimi anlatamam, “kısmetimmiş” deyip ellerimle yakaladım.
Avustralya sahillerinin en lezzetli balığı Snapper (Türkçe karşılığı Mercan balığı imiş) genelde 9-10-11’inci aylarda avlanır. Ama balıkçıların diğer gözdesi Travalli balığıdır. Eti çok lezzetlidir. Büyük balıklar için yanımızda büyük olta bulundurmakta gerekir. Bazı açık göz balıkçılar sıralanmış bekleyen balık avcılarının oltasının üzerine doğrudan oltasını atıp karışıklık yapmayı denerler. Öyle zamanlarda acemi gibi görünen ama bütün ekipmanını kitap gibi yerleştirmiş görünen kurnaz balıkçıları hemen makasımızı göstererek “dikkat et, oltanı keseriz” diye uyarırız. Balık tutmayı beklerken yan yana olduğumuz Türklerle çay içip sohbet de ederiz.
Karı-koca veya nişanlı veya iki arkadaş her türlü insan balık tutmaya gelir. Herkesin balık tutmaya geldiğinde farklı sebepleri vardır. Bazen insana en büyük balığı avlayacağım diye hırs gelir beklersin. Bazıları belli aralıklarla hobi olarak bu işi yapar, bazen de evde oturmamak ve hareket etmek yani spor yapma niyetiyle balık tutanlar vardır. Bu işte insanın şansı her zaman yaver gitmez, eve eli boş dönme ihtimali de olabilir. Balık tutma işimiz bazen Ramazan ayına denk gelir, arkadaşlarla orucumuzu oltaları beklerken açarız, balık tutmak güzel bir terapi de. Bilhassa gençleri kötü yerlere veya yollara gitmekten alıkoyar. Sevdiğiyle balık tutmaya gelende çoktur.”
Sevgili Erdem ve eşi balık tutma işlerini ballandıra ballandıra öyle güzel anlattılar ki ilk fırsatta bir olta alıp kendi balığımı tutmaya heveslendim.
Pembegül Abla
Yılbaşı’na yaklaştıkça her yerden düğün davetiyesi gelmeye başladı. Memurlara, işçilere herkese tatillerin bolca olduğu güzelim yaz günlerinde gençler bir ihtimal evlenmek için bir sene önceden hazırlıklara başladılar. Acilen evlenen neredeyse hiç yok gibi, salon tutmalar, gelinlik, damatlık kıyafetler, çalgı, çengi, davetiyeler derken çeşitli telaşlarla o bir yılda hemen geçip gidiyor. Bu yazım vesilesiyle yeni evlenecek gençlerimizi şimdiden tebrik ediyorum, hepsine mutlu bir evlilik hayatı diliyorum.
Son zamanlarda Melbourne de düğünler için hazırlanan davetiyelerin şekli şemalı baya değişti, davetiyeler tanınmaz okunmaz hale geldi. Çünkü davetiye diye verilen karttan kâğıdı önce “scan” yapmak gerekiyor ki davet kimden, nerede, ne zaman okuyup öğrenesiniz. Hadi scan yapmayı bilen gençler yaptılar oldu, ya bilmeyenler ne olacak. Bizim köyde “oku” demek düğün davetiyesi demekti. Biz eşimle evleneceğimizde (doğduğum köyde evlendik) Dinar’a gittik, şöyle pembe renkli, kalpli, ışıldak bir düğün davetiyesi seçip köylülerimize yetecek sayıda bastırdık, her eve dağıttırdık. Sen misin kâğıda davetiye bastırıp yollayan, köyün diline düştük. Efendim “bir kağıt parçasıyla düğüne davet mi olurmuş… köye yeni istillah (adet) mi çıkarmışız… bu ne biçim bir okuymuş…falan diye hoşnutsuzluklar oldu ama zamanla herkes zarfa konulmuş şık davetiyelere alıştı. Çocukluk yıllarımızda “oku”nun çok kımetli, önemli bir manası vardı. Düğün sahipleri çarşıdan bir çuval el havlusu ve renkli yazmalar alır bütün köye önem sırasına göre tek tek dağıtılırdı ve insanlara düğünün ne gün olacağı sözle söylenirdi, düğüne davet böyleydi. Ardından kız ve oğlan evi en yakınlara hala, teyze, amca, dayı gibi çok yakınlara düğüne davet için kumaş veya gömlek gibi şeyler alıp hediye ederlerdi. Bunlarda oku’dan sayılırdı. Herkes kumaşını elbise diktirir, beyler gömleğini giyer düğün havasına girerdi. En yakınlara bu tür hediyeler alınmaması düğünü protesto edip gitmemeye sebep olabilirdi. Yani eskiden kâğıttan davetiye kültürümüz yoktu. Şu anda köylülerimiz hem el havlusu veya yazma yani baş örtüsüyle hem de kağıda yazılmış süslü davetiyelerle davetlerini yaptıklarını gördüm. Herkes okusunu alınca filancanın düğününden hatıra diye saklar veya alıp kullanırdı. Şimdiki düğünler resepsiyonlarda çok pahalıya mal olduğu için genelde davetiyelerde çok ayıp şeyler yazılı. Hem düğüne çağırırlar hem de “bu davetiye bir kişiliktir” gibi sayı sınırı koyarlar, ailecek bu mutlu güne katılamazsınız. Davetiyedeki bu rakam yüzünden bütün ev halkı her düğüne gidemez. Oysa köylük yerlerde düğüne gelecek insan sayısına asla bir sınırlama konmaz. Bilakis varsa bütün sülaleden herkes düğüne davetlidir. Halen bizzat şahit oldum, unutan varsa diye hoparlörden düğün bangır bangır bütün köye anons edilir. Gezici aşçılar tutulur, kocaman kazanlarla bütün köye yetecek yemekler pişirilir, sofralar kurulur vee herkese çorbasından etlisinden, tatlısından, salata ve turşusundan bol bol dağıtılır. Öyle ki köyün düğün yemeklerinden köyün köpekleri dahi doyarlar. Yani düğün sahibi fazladan bir kişi gelecek diye hiç endişelenmez, kimseye sen gel diğerleri gelmesin demez yani, çok ayıp.
Melbourne de ki çoğu düğünler için dağıtılan davetiyelerin ayıplarından bir diğeride davetiyenin altında bir yerlere “sakın çocuk getirmeyin” yazarlar. Bana göre çok ayıp bir ibare. Buralarda herkesin akrabası yakını yokken böyle yazılı bir davetiyeyle adet yerini bulsun gibisinden dolaylı olarak “siz gelmeyin” dercesine çocuklu insanları haşince cezalandırırlar, ayrıştırırlar, çok utanç verici bir davet şekli. Çocuklar güzel elbiselerini giyip düğüne gitmeyi severler yani. Oysa okuyla gittiğimiz köy düğünlerine çocuklar, nineler, dedeler herkes davetlidir, herkes yemeğini yer, oynayanları seyreder veya oynarlar, takılarını takıp neşeyle evine giderler. Hele bir davetiyeni altına “hediye getirmeyiniz, para takınız” yazmışlar ya “pes” dedim. Parası olmayan düğüne gelmesini açıkça yazmışlar gibi geldi bana, çok ayıpladım.
Seksenli yıllarda Çankırı ilimizin bir köyünde görevliyiz. Kapıya bir köylü geldi, cebinden çıkardı elimize bir şeker verdi, devamı yok. Ne olduğunu neden olduğunu anlayamadık. Köylü gülerek “hafta sonu düğünümüz var, buyurun gelin, bu şeker düğün için” dedi. Meğer oraların davetiyesi de şeker dağıtarak oluyormuş, aldık kabul ettik.
Hep beraber mutluluğun paylaşıldığı, tebrik ve duaların yapıldığı güzelim düğünlerimizi de davetiyelere yazdıkları emirlerle icabet edilemez şekilde zor hale getirdiler diyecektim, ne dersiniz?
Pembegül Abla
Çok etkilendiğim herhangi bir rüyamı anlatabileceğim, rüyamı güzel güzel hayırlara yoracak, bana açıklayacak bu ilimden anlayan bir alimimiz olması ne güzel olurdu. En basitinden kâbus gördük diye endişelenip boşu boşuna meraklanmaktan kurtulur biraz sevinirdik diye düşünüyorum. Misal, annemlerin zamanında insanlar gurbet ellerde telefon olmadığı için haberleşemiyorlardı, sevdiklerinden her an haber alamadıkları için ruh haletleri şimdikilerden çok farklıydı. İnsanlar çokça rüyalarına sığınır, rüyalarını hayra yora yora yaşar giderlerdi. Bilhassa ölmüş yakınlarını rüyasında görenler “hayırdır İnşallah” diyerek mevtasına Rahmet okurdu.
Müslümanlar arasında rüya yorumu, rüyayı tabir etme inanışı vardır. Rüyalar başlı başına önemli bir bilim dalı araştırma konusudur bence. Başta Kur’an-ı Kerim kitabımız bize rüyaların yorumlandığından yani rüyada görülen sembollerin hepsinin mana aleminde bir açıklaması olduğundan bahseder. Rüyaların tabirini bilen birisi tarafından sahibine açılandırdığından, gelecekle ilgili bilgi kırıntıları olduğundan veya kişinin geçmişiyle alakalı takıntılarından bilgilere işaret olduğunu anlıyoruz. Ne ki rüya görmediği halde görmüş gibi anlatan birisi hakkında sevgili Peygamberimiz “yalancılardan olur” diyor.
Uzun yıllar rüya tabirlerine çok merayım var diyeyim. Rüya tabirleriyle alakalı kitapları okumayı severim, birçoğunu ezberledim ama o kadar bilgiye rağmen kendime yeterlik tabir yapabiliyorum. Rüya tabirinin nasıl yapılacağını Sevgili peygamberimiz bize çok güzel açıklamış. Şöyle ki rüyalarınızı herkese anlatmamalısınız, hele karamsar kötü yorumda bulunma ihtimali olan birisine sakın anlatmayın. Rüyalarımızı anlatmaya başlamadan önce Yüce Allahtan hayırlı olmasını dilemek elzemdir. Rüyanızı anlatacağınız insanın da dinlemeden önce “hayırdır İnşallah” diye iyi dilekte bulunarak rüyayı dinlemeye başlamalıymış. Korkulu bir kâbus bile görseniz onu hayra yormak iyimser olmak gerekiyor, böylece rüyamızın memnun olacağımız şekilde tecelli edeceğine inanırız. Endişe ettiğiniz bir rüyanızı da kimseye anlatmazsanız o rüya yorumlanmamış olacağından rüya olarak kalır. Rüyalar yorumlandıktan sonra “Allahualem, her şeyin doğrusunu Allah bilir” diye rüyalara bakarak bir şeye karar vermek doğru olmayabilir, yani rüyalarla amel edilmez diye de uyarılar vardır.
Biraz da kendim bizzat yaşayıp tecrübe ettiğim rüya tabirlerinden misaller vereyim bakalım.
Her şeye rağmen birisi filim gibi uzun uzun rüyasını anlatıyorsa ona da “sen dün gece sırtın açık uyumuşsun herhalde” denir rüyasını tabir etmezler.
Hepinize hayırlı tatlı rüyalar görmenizi dilerim.
Pembegül Abla