NURCAN KIRAL

NURCAN KIRAL

25 January 2026 Sunday

Kendi zihinsel topraklarımızı tanıyor muyuz?

Kendi zihinsel topraklarımızı tanıyor muyuz?
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Zihinsel Toprakların Kısırlaştırılması. Algı yönetimi, hız ve sosyal çürüme üzerine

Algı, insanın dış dünyayla kurduğu ilişkinin en temel katmanıdır. Duyu organları aracılığıyla alınan uyaranlar, zihinde seçilir, düzenlenir ve anlamlandırılır. Bu süreç yalnızca neyi gördüğümüzü değil; neye inandığımızı, nasıl davrandığımızı ve dünyayı hangi çerçeveden okuduğumuzu da belirler. Algı bu yönüyle pasif bir alım süreci değil, aktif bir zihinsel örgütlenmedir.

Ancak algı yalnızca bireysel değildir. Toplumsal bağlam, kültür, medya ve tekrar eden anlatılar algının yönünü belirler. Algı yönetimi tam da burada devreye girer. Bu, insanlara doğrudan ne düşüneceklerini söylemekten çok, neyi düşünebilir hâle geleceklerini belirleme sürecidir. Görünür olan, tekrar edilen ve hızla dolaşıma sokulan anlatılar zamanla “gerçek” gibi algılanır.

Bu süreci anlamak için zihni değil, toprağı düşünmek açıklayıcı olabilir. Bir zamanlar verimli olan topraklar doğrudan yok edilmedi. Önce doğal döngüleri bozuldu. Ardından toprağa yabancı gübreler verildi. Bu gübreler kısa vadede hızlı ürün sağladı, görüntüyü güzelleştirdi; ancak toprağın kendi üretme kapasitesini zayıflattı. Zamanla toprak, kendi tohumlarını besleyemez hâle geldi ve dışarıdan sunulana bağımlı oldu.

Bugün benzer bir süreç zihinsel dünyada yaşanıyor.  

Dijital çağ, algı yönetimini hız üzerinden işleyen bir mekanizmaya dönüştürdü. Sürekli haber döngüsü, sosyal medya akışları, kısa videolar ve yoğun görsel uyaranlar, zihni anlık dikkat ve hızlı tepki vermeye alıştırıyor. Zihin sürekli aktif; ancak bu aktivite derinlik üretmiyor. Uzun süreli düşünme, muhakeme ve hafıza geri plana itiliyor. Zihin çalışıyor ama beslenmiyor. Bu noktada “yabancı gübre” metaforu anlam kazanır. Parlak, hızlı tüketilen ve kolay sindirilen anlatılar öne çıkıyor. Gerçekten besleyici olan değil, kolay kabul edilen dolaşıma giriyor. Tıpkı mükemmel görünen ama tadı olmayan meyveler gibi, düşünceler de yüzeyde kusursuz ama içerik olarak zayıf hâle geliyor. İnsanlar hızlı büyüyen fikirlere yöneliyor; çünkü derinlik zaman ister, sabır ister ve belirsizliğe tahammül gerektirir.

Bu durum çoğu zaman bireysel bir zayıflık gibi okunur. Oysa güçlü olana yönelmek, bireysel bir yetersizlikten çok algısal bir zorlanmanın sonucudur. Sürekli hız, tekrar ve görünürlük baskısı altında kalan zihin, düşünmeyi bırakmaz; düşünmenin maliyetini yüksek bulur. Derin düşünmek yorucudur. Hız çağında bu yorgunluk, kaçınılması gereken bir şey gibi sunulur. Bu nedenle “derin düşünmeye gerek duymamak” giderek yaygınlaşır. İnsan artık neye neden inandığını sorgulamaz. Bu, sorgulama kapasitesinin kaybolması değil; sorgulamanın gereksiz ve verimsiz bir faaliyet gibi algılanmasıdır. Güçlü olanın, popüler olanın ve sık tekrar edilenin etkisi altına girmek, zihinsel olarak daha güvenli bir alan sunar. Bu bir zaaf değil, bir korunma refleksidir.

Zihinsel kısırlaşma yalnızca düşünce biçimlerini değil, duygulanımı da etkiler. Hız ve tüketim kültürü, insanlara sürekli daha fazlasını vaat eder. Bir deneyim yaşanır, hemen ardından yenisi talep edilir. Tatmin kısa sürer, anlam derinleşmez. İnsan neyi tükettiğini tam olarak idrak edemeden bir sonrakine geçer. Bu döngü zamanla duyarsızlık üretir.

Bu duyarsızlık ahlaki bir çöküşten çok, anlam yorgunluğunun sonucudur. İnsan sürekli uyarıldığı için artık uyarana cevap veremez hâle gelir. Acılar, krizler ve şiddet görüntüleri hızla tüketilir; yerini yenileri alır. Zihin her şeye yetişmeye çalışırken hiçbir şeye tam temas edemez. Bu da başkasının acısına yaklaşmayı zorlaştırır.

Zihinsel kısırlaşma kalıcı hâle geldiğinde, bireysel bir sorun olmaktan çıkar ve sosyal çürümeye dönüşür. Sosyal çürüme, toplumun bir anda dağılması değildir. Ortak anlamların, ahlaki ölçütlerin ve davranış sınırlarının yavaş yavaş aşınmasıdır. İnsanlar hâlâ yan yana yaşar, konuşur ve üretir; ancak birlikte düşünemez hâle gelir.

Bu süreçte kolektif olan her şey zayıflar. Kültür, ortak ritüeller ve dini değerler toplumun ata tohumu gibidir. Yavaş büyür, derin kök salar ve uzun vadede besler. Ancak hız çağında yavaş olan işlevsiz gibi görünür. Algı yönetimi bu alanları doğrudan hedef almaz; fakat hız ve verimlilik takıntısının yan ürünü olarak onları geri plana iter.

Popüler kültür bu döngüyü görünür kılar. Bir dönem yüceltilen anlatılar kısa süre sonra değersizleştirilir. Önce parlatılır, sonra küçümsenir. Bu tekrar, insanlara kalıcı hiçbir şey olmadığı hissini öğretir. Kalıcılığın olmadığı yerde bağ zayıflar. Bağın zayıfladığı yerde sorumluluk da anlamını yitirir.

Sosyal çürümenin en tehlikeli yanı, kendini fark ettirmeden ilerlemesidir. Toplum bir gecede çökmez. Ekonomik sistemler krizlerden sonra yeniden yapılanabilir; ancak zihinsel ve ahlaki zemin aynı hızla toparlanamaz. Gençlerde artan yönsüzlük, belirsiz duygu durumları, içe kapanıklık ve umutsuzluk bu sürecin görünür sonuçlarıdır.

Bu yazı bir komplo anlatısı değildir. Belirli bir fail ya da bilinçli bir plan iddiası taşımaz. Daha çok hız, tüketim ve algı yönetiminin birlikte ürettiği bir süreci tarif eder. Toprağı kısırlaştırdığınızda, sonra tohumu kim getirirse getirsin, insanlar ona bağımlı hâle gelir. Zihinler de böyledir. Kendi düşünce tohumlarını üretemeyen toplumlar, sunulana razı olur.

Belki de bugün asıl soru şudur:

Biz hâlâ kendi zihinsel topraklarımızı tanıyor muyuz?

Ve daha önemlisi, derin düşünmeyi neden bu kadar kolay terk ettik?

Devamını Oku

Terörün Hesaplayamadığı Refleks

Terörün Hesaplayamadığı Refleks
1

BEĞENDİM

ABONE OL

Terörün Hesaplayamadığı Refleks: Birlikte Yaşama İradesi

Terörün başarısı, yol açtığı yıkımla değil; toplumun ona verdiği tepkiyle ölçülür. Hannah Arendt’in altını çizdiği gibi, şiddetin amacı ikna etmek değil, hükmetmektir. İkna edemediği yerde korku üretir; düşünme kapasitesini felç eder ve bireyleri refleksif tepkilere sürükler. Bu nedenle terör, yalnızca bir güvenlik sorunu değil; toplumların sağduyu, muhakeme ve birlikte yaşama kapasitesini hedef alan planlı bir müdahaledir. Modern toplumlarda terörün asıl hedefi bedenler değil, toplumsal reflekslerdir. Kimliklerin sertleşmesi, insanların birbirine şüpheyle bakması ve gündelik hayatın içindeki güvenin zedelenmesi amaçlanır. Asıl mesele, eylemin kendisinden çok, eylem sonrasında oluşan atmosferdir. Terör, toplumu korkuyla düşünemez hâle getirmek ister; reflekslerin aklın önüne geçmesini hedefler.

Avustralya bu açıdan sosyolojik olarak dikkat çekici bir örnek sunar. Farklı ırkların, dinlerin ve kültürlerin uzun süredir bir arada yaşadığı bu ülkede toplumsal uyum, ideolojik sloganlarla değil; sessiz bir karşılıklı kabul anlayışıyla kurulur. Yahudi cemaatlerin dini bayramları, Budist festivaller, Hristiyan kutlamaları ya da Müslüman toplulukların ibadet günleri kamusal alanda olağan hayatın doğal bir parçasıdır. Bu çeşitlilik, çoğu zaman bir tehdit olarak değil, gündelik yaşamın sıradan bir gerçeği olarak algılanır.

Tam da bu nedenle Avustralya gibi toplumlar, terör açısından zor hedeflerdir. Çünkü korku hızla yayılmaz, refleksler kolayca yön değiştirmez. Toplumsal tepki, kimlikler üzerinden değil; davranışlar üzerinden şekillenir. Kolektif cezalandırma refleksi zayıftır. Bu durum, terörün en çok ihtiyaç duyduğu genelleme ve kutuplaşma zeminini boşa düşürür.

Terör yalnızca eylemle değil, anlatıyla güç kazanır. Medyanın kullandığı dil, olayları hangi başlıkla verdiği ve hangi görüntüleri tekrar tekrar dolaşıma soktuğu son derece belirleyicidir. Sosyal medya ise bu süreci daha da hızlandırır. Özellikle gençler, bağlamından koparılmış görüntüler ve kısa mesajlar üzerinden refleks üretmeye itilir. Böylece terör, fiziksel etkisinden çok daha geniş bir psikolojik alanı işgal eder.

Bu noktada İslamofobi, terörün doğal bir sonucu değil; terör sonrası inşa edilen algının en görünür biçimlerinden biridir. Korku belirli bir kimliğe yönlendirildiğinde, toplum içi güven hızla aşınır. Oysa bu yönlendirme, terörün kendisinden bağımsız bir söylem alanıdır ve çoğu zaman sonradan üretilir.

Terör eylemleri plansız değildir. Aksine, toplumu kışkırtmayı, karşı karşıya getirmeyi ve güven duygusunu zayıflatmayı hedefleyen bilinçli stratejilerin ürünüdür. Ancak bu planların çoğu zaman hesaba katmadığı bir unsur vardır: Gündelik hayatın içinden çıkan gerçek insanlar. Ahmet El Ahmet gibi bireyler, terörün en zayıf noktasıdır. Çünkü terör, korkunun zincirleme biçimde yayılmasını bekler; tereddüt etmeden gösterilen insani tepki ise bu zinciri kırar. Şiddetin hükmetme arzusunu boşa çıkarır ve planlanan senaryoyu işlemez hale getirir.

Avustralya örneği şunu gösterir: Toplumsal huzur yalnızca yasalarla ya da güvenlik önlemleriyle korunmaz. Asıl belirleyici olan, gündelik hayatta sergilenen sağduyu, temas ve sorumluluk duygusudur. Şiddet ikna edemediği yerde hükmetmek ister; ancak hükmetmek yalnızca korkunun egemen olduğu toplumlarda mümkündür. Korkunun hızla yayılmadığı, reflekslerin kolayca yön değiştirmediği toplumlarda terör amacına ulaşamaz. Bu nedenle terörle mücadele, yalnızca güvenlik politikalarının değil; medya dilinin, toplumsal bilincin ve birlikte yaşama kültürünün de meselesidir.

Devamını Oku

Çocuğun Ruhu Kırıldığında

Çocuğun Ruhu Kırıldığında
2

BEĞENDİM

ABONE OL

Çocuğun Ruhu Kırıldığında: Modern Dünya Neden 16 Yaş Altını Koruyor?

 Jean-Jacques Rousseau, çocuğu yalnızca küçük bir yetişkin değil; kendi ritmi, kendi merakı ve kendi kırılganlığı olan bağımsız bir varlık olarak tanımlarken, aslında modern çağın en büyük krizini de sezmişti: çocuğun doğasının, toplumun hızına yenik düşmesi. Rousseau’ya göre çocuk, yetişkinlerin dünyasına uymak için değil, kendi içindeki iyiliği adım adım büyütmek için vardır. Ancak bugünün dünyasında çocukların bu doğal büyüme alanı görünmez biçimde daralıyor.

Baskı artık bağıran değil; dijital, hızlı, yüzeysel ve sessiz bir baskı.

Bugün çocukların dünyası sokak oyunlarından çok ekranın ritmiyle şekilleniyor. Henüz zihinsel gelişimi tamamlanmamış bir çocuk için sosyal medya yalnızca bir eğlence aracı değil; duyguları biçimlendiren, değerleri bulanıklaştıran, kimliği yönlendiren bir alana dönüşüyor. Beğeni sayıları özgüvenin yerini alıyor, akran kıyaslaması kişiliği zedeliyor, algoritmalar merakı bile çocuğun elinden alıyor. Araştırmalar, çocuklarda kaygı, dikkat bozukluğu, kimlik karmaşası ve erken depresyon oranlarının hızla yükseldiğini gösteriyor.

Fakat mesele yalnızca psikolojik değil; aynı zamanda ahlaki pusulanın zayıflaması. Çünkü çocuk değerleri eskisi gibi gerçek ilişkilerden değil; ekranın akıp giden saniyelik görüntülerinden öğreniyor. Bir ölüm haberinin altında “beğen” butonunun bulunması bile, hayatın kutsallığını çocuğun zihninde belirsizleştiriyor. Şiddetin bir oyun figürü gibi sunulması, kötülüğün “yeniden başlat” tuşuyla sıfırlanabilir oluşu, çocuğa fark ettirmeden şu mesajı veriyor: “Hiçbir şeyin gerçek bedeli yok.”

Dijital oyun kültürü de bu erozyonu pekiştiriyor. “Sonsuz can”, “yeniden doğma”, “tek hamlede yok etme” gibi kavramlarla büyüyen çocuk, gerçek hayatta hiçbir davranışın geri alınamaz olduğunu çok geç fark ediyor. Bu durum empati kaslarını zayıflatıyor. Gerçek hayatta bir arkadaşını inciten çocuk, yüzündeki üzüntüyü görür; özür dilemeyi, telafi etmeyi öğrenir. Dijital dünyada ise incitme görünmez, sonuç görünmez, yüz görünmez. Dolayısıyla son yıllarda dünyanın pek çok ülkesinde çocuk suç oranlarının artması şaşırtıcı değil. Çocuğun iç dünyasını besleyen değerler zayıfladıkça dış dünyadaki davranışlar sertleşiyor. Empati kapasitesi düşen, duygusal dayanıklılığı zayıflayan ve hız kültürünün içinde büyüyen çocukların sosyal çatışmalara daha yatkın hale gelmesi tesadüf değil.

Avustralya’nın 16 yaş altına sosyal medya sınırlaması getirmesi bu nedenle yalnızca teknik bir düzenleme değil; çocuğun kırılgan doğasını koruma adına alınmış toplumsal bir şefkat kararıdır. Avustralya yıllardır zorunlu bildirim sistemi, çocuk danışmanlığı, okul destek programları gibi güçlü koruma temellerine sahip bir ülke. Bu yeni adım, çocuğun duygusal ritmine saygı duyan bu yaklaşımın güncellenmiş bir devamı niteliğinde.

Çünkü bir çocuğun kendini tanıyabilmesi için önce kendi iç sesiyle temas kurması gerekir algoritmaların sesiyle değil.

Bir çocuğun hayatı deneyimleyebilmesi için önce kendi ritmine sahip olması gerekir, ekranın hızına değil.

Türk toplumuna gelince…

Biz çocukları seven, çocuk için fedakârlık yapan bir kültürüz. Ancak modern çağ sevgiyi koruma biçimlerini de değiştirdi. Artık çocuğu korumak yalnızca fiziksel güvenlik değil; dijital güvenlik, kimlik güvenliği ve değer güvenliği anlamına geliyor. Diaspora çocukları ise bu yükü iki dünyada birden taşıyor.

Evde geleneksel değerler, dışarıda çokkültürlü bir toplum, ekranda sınırsız bir hız… Bu yüzden diaspora çocuklarının ruhu daha hızlı yoruluyor; çünkü üç dünyanın arasında kendi kimliğini korumaya çalışıyor.Burada şunu unutmamak gerekiyor: Göçmen çocukları iki dünyanın yükünü taşırken, hiçbirinin bu yükün adını koyacak kadar zamanı ve kelimesi yok. Bu nedenle toplumun ve devletin aldığı her koruyucu önlem, sadece teknik bir karar değil; bir neslin ruh sağlığına verilen bir güvencedir.

Tüm tartışmaların dönüp dolaşıp aynı noktaya gelmesi boşuna değil:

Çocuğu koruyan toplum güçlenir, çocuğu yoran toplum kırılır.

Rousseau’nun asırlar önce söylediği gibi:

“Doğanın planı çocuğun yavaş yavaş büyümesidir; toplum onu koşar adım yetişkin yapmaya çalışır.”

Modern dünyanın çocukları artık yalnızca hızla büyütülmüyor; aynı hızla tüketiliyor.

Bu yüzden Avustralya’nın attığı bu adım hem küresel ölçekte hem de Türk diasporası için net bir hatırlatma taşıyor:

Geç olmadan çocukluğun ritmini geri verme zamanı.

Bir çocuğun iç sesine yer açmak, değerlerini güçlendirmek ve onu görünmez dijital baskıdan korumak yalnızca ebeveynlerin değil; toplumun, devletin ve her yetişkinin ortak sorumluluğu.

Ve unutmayalım:

Bir çocuğun ruhu kırıldığında, toplumun geleceği ses çıkarmadan çatlar  ve en geç duyan her zaman yetişkinler olur.

Çocukluğun doğal ritmini anlamak isteyenler için Rousseau’nun klasik eseri, güçlü bir başlangıç olabilir:

Jean-Jacques Rousseau * Emile ya da *Eğitim Üzerine

Devamını Oku

MAHALLE BASKISI

MAHALLE BASKISI
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Birlikte Yaşamın Görünmeyen Sınırları

Göçmenlik bazen insanın sadece evini değil, alışkanlıklarını, duygularını, kendini anlama biçimini bile yeniden kurduğu bir süreçtir. Yeni bir ülkede var olmak; dili yeniden öğrenmek, kültürü yeniden yorumlamak, kendine yeni sosyal alanlar açmak demektir. Avustralya’ya gelen birçok Türk için bu yolculuk, sadece Avustralyalılarla değil; kendi topluluğuyla yeniden ilişki kurmayı da içerir. İlginç biçimde, kendi insanına en yakın olan alan bazen en karmaşık olan alana dönüşebilir. Çünkü Türkiye’den taşıdığımız bir kavram, burada sessizce varlığını sürdürüyor: Mahalle Baskısı.

Şerif Mardin’in kavramsallaştırmasında mahalle baskısı, toplumun hukuk dışı ama duygu içinde işleyen görünmez sosyal kontrol mekanizmasıdır. Yasayla değil; bakışla, imayla, sessizlikle, beklentiyle işler. Bu baskı insanı doğrudan cezalandırmaz; fakat “yanlış anlaşılma ihtimali” yüzünden insanı kendi içine doğrultur. Göçmen hayatında bu durum daha da belirginleşir. İnsan hem yeni toplumda kendini konumlandırmaya çalışırken hem de kendi topluluğu içinde doğru anlaşılma çabası taşır. Bir yandan iki dünya arasında esner, bir yandan her iki dünyanın da beklentilerinden etkilenir.

Avustralya’daki Türk topluluklarında mahalle baskısı çoğu zaman kendini açık sözlü eleştirilerle değil, sessiz mesafelerle gösterir. Bazen bir dükkânda, bazen bir sosyal medya yorumunda, bazen bir sohbetin akışında… İnsan kendini izleniyormuş gibi hisseder. Bu his, bireyin topluluğun içinde tam olarak açılmasını, gerçek sesini duyurmasını, duygularını paylaşmasını zorlaştırır. Böylece topluluk içinde doğal olması gereken güven alanı, yerini görünmez duvarlara bırakır.

Fakat mesele sadece baskının var olması değil; bu baskının fark edilmeden normalleştirilmesidir. “Biz de böyle gördük, siz de böyle görürsünüz” yaklaşımı göçmen topluluklarda en çok bu noktada ortaya çıkar. Eski kuşakların yaşadığı güçlükler, yeni kuşağın da yaşaması gereken bir “zorunlu tecrübe” gibi sunulur. Bu yaklaşım, dayanışmayı büyütmek yerine, bir çeşit duygusal yorulmayı besler. Halbuki sağlıklı toplumlar kendi acısını sonraki kuşağa aktarmak yerine, kendi bilgisini aktarır. Zorluklar aktarılmaz; çözüm yolları aktarılır. Ağırlık değil; el vermek aktarılır.

Burada esas soru şudur: Göçmen topluluk olarak biz; birbirimizi kolaylaştıran bir kültür mü kurmak istiyoruz, yoksa zorlaştıran bir döngüyü mü devam ettirmek istiyoruz?

Mahalle baskısı, toplumu içten içe ayrıştıran bir etki yaratır. Aynı dili konuşan, aynı sofrada büyümüş, aynı kültürün içinden gelen insanları bile birbirinden uzaklaştırabilir. Kişi kendi topluluğu içinde kendini rahat hissedemezse, bulunduğu ülkeyle sağlıklı uyum kurması da zorlaşır. Bu yüzden göçmen toplumlarının sürdürülebilir geleceği topluluk içi güven alanı kurmaktan geçer. Güven alanı, yargının değil; anlayışın olduğu yerdir. Kıyasın değil; ilhamın olduğu yerdir. Kapanmanın değil; birbirine alan açmanın olduğu yerdir.

Avustralya, kültürel çeşitliliğin güçlü olduğu bir ülke. Fakat kültürel çeşitlilik yalnızca farklı kültürlerin yan yana durmasıyla değil; birbirini beslemesiyle anlam kazanır. Biz burada sadece aynı topraklardan geldiğimiz için değil, birbirimize iyi gelebilecek potansiyele sahip olduğumuz için bir topluluğuz. Bir Türk dükkânı açıldığı zaman, bu sadece o dükkân sahibinin başarısı değildir. Bu başarı, o kültürün bu ülkede tutunma gücünün bir göstergesidir. Bir genç eğitimine devam etmek için çabaladığında, bu sadece onun bireysel geleceği değildir; o geleceğin ardında o topluluğun sosyolojik değeri vardır.

Göçmen toplumlar güçlenmek için rakip olarak değil, kaynak olarak birbirine bakmalıdır. Biz birbirimizi eleştirmek, sınırlamak, küçültmek için değil; birbirimizi güçlendirmek için var olabiliriz. Her topluluğun içerisindeki en küçük geri bildirim, bir başkasının yol açmasına fırsat olabilir. Bir küçük destek, bir küçük iyi niyet, bir küçük yönlendirme bile bir insanın kaderini değiştirebilir.

Belki de artık şu soruyu içimizde yeniden kurma zamanı geldi:

Biz gerçekten birbirimize kolaylık sağlayan bir topluluk olmak istiyor muyuz? Yoksa birbirini zorlayan döngüleri mi sürdüreceğiz?

Göç bize yeni bir hayat verdi. Yeni bir başlangıç verdi. Yeni bir kültürel alan verdi. Bunu birbirimizi yormak için değil, birbirimizi rahatlatmak için kullanabiliriz. Burası yeni bir ülke, ama aynı zamanda yeni bir dayanışma ihtimali. Bu kez bu ihtimali doğru yönde büyütme gücümüz var.

Çünkü bir toplumun gerçek gücü kimleri susturduğunda değil; kime cesaret verebildiğinde büyür.

Yazar: Nurcan Kıral (Sosyolog, İnsan Odaklı Mentor & Mesleki Gelişim Danışmanı)

Devamını Oku

Göçmen Yalnızlığında Sessiz Dayanışma

Göçmen Yalnızlığında Sessiz Dayanışma
0

BEĞENDİM

ABONE OL

Sessiz Yalnızlık: Dili Kaybetmekten De Öte Bir Kopuş

Yazar: Nurcan Kıral (Sosyolog, İnsan Odaklı Mentor & Mesleki Gelişim Danışmanı)

(Geçen haftadan devam)

Göçmen topluluklarda yalnızlık, yalnızca dilin kaybı değil; dayanışmanın, duygusal paylaşımın ve birbirini anlama kültürünün de zayıflamasıdır. Diller değişir, ülkeler değişir; ama insanın insana verdiği güven değişmemelidir.

Avustralya’daki Türk toplulukları arasında en belirgin sorunlardan biri, zamanla derinleşen duygusal sessizliktir. Türkçe gibi ayrıntılı, duygusal katmanlar taşıyan bir dilde yetişmiş bireyler, İngilizce’nin sade ve doğrudan yapısı içinde kendilerini eksik hissedebilmektedir. Çünkü Türkçe yalnızca bir iletişim aracı değil, bir düşünme biçimidir. Bu dilin zenginliği duyguların ifade edilmesine alan açar; İngilizce’nin pratik yapısı ise çoğu zaman bu derinliği taşıyamaz. Bu nedenle birçok göçmen, ne tam anlamıyla İngilizceyle kendini anlatabilir ne de Türkçenin duygusal yoğunluğunu yaşayabilir. Sonuç, hem dilsel hem duygusal bir yorgunluktur.

Birinci kuşak Türk göçmenler bu topraklara geldiklerinde ağır koşullarda yaşamış ve hayatlarını dayanıklılık üzerine kurmuşlardır. Ancak zaman içinde bu dayanıklılık, yeni kuşaklarla aralarında görünmez bir duvar örmüştür. Bugün hâlâ birçok genç “yoruldum” dediğinde, karşısındaki büyük kuşaktan “biz sizden çok daha zorluk yaşadık” yanıtını alıyor. Oysa bu cümle bir öğüt değil, bir kopuş yaratıyor. İnsan, kıyasla değil anlayışla güçlenir. Bir kuşağa dokunmayan el, bir sonraki kuşağa da dokunmamayı alışkanlık haline getiriyor. Böylece acıya alışmak bir olgunluk değil, bir kültürel refleks haline geliyor.

Bu alışkanlık, toplum içinde duygusal bir mesafeye dönüşmüş durumda. Kimin nasıl yaşadığı, hangi işi yaptığı, ne kadar kazandığı üzerinden şekillenen görünmez bir rekabet duygusu, insan ilişkilerinin yerini alıyor. Başarı kazanan biri tebrik edilmek yerine eleştiriliyor, yeni bir iş kuran desteklenmek yerine küçümseniyor. Oysa dayanışma, kıyasla değil ortak sevinçle başlar. Bir toplumun ruhunu güçlendiren şey, kimsenin başarısının başkasının gölgesini azaltmaması, tam tersine ışığını çoğaltmasıdır.

Göçmen topluluklarda yalnızlık, yalnızca dilin kaybından değil, duygusal paylaşımın unutulmasından kaynaklanıyor. Birbirine kolaylık vermek, yükü paylaşmak, yargı yerine anlayış göstermek toplumun yeniden canlanmasının anahtarıdır. Kültürel etkinlikler, sanat buluşmaları, kuşaklar arası hikâye paylaşımları bu açıdan yalnızca nostaljik değil, psikolojik bir iyileşme alanıdır. İnsanlar hem kendi kökleriyle hem de birbirleriyle yeniden bağ kurabilir.

Büyük kuşakların yıllar önce yaşadığı zorluklar saygı uyandırsa da, o acıların yeni kuşaklara “ölçü” olarak aktarılması sağlıklı değildir. “Biz neler çektik” cümlesi rehberliğe dönüştüğünde, deneyim bilgelik olur. Acıyı kıyaslamadan anlatmak, dayanıklılığı değil empatiyi güçlendirir. Bu kültürel dönüşüm gerçekleştiğinde, Avustralya’daki Türk toplulukları sadece geçmişleriyle değil, gelecekleriyle de barışabilir.

Bugün yapılması gereken, kökleri unutmadan birbirini anlamaya yeniden başlamaktır. Dilsel farklılıklar empatiyi azaltmamalı; tam tersine çoğaltmalıdır. Çünkü göçmen toplulukların asıl ihtiyacı, geçmişin acılarını yarış haline getirmek değil, onları ortak bir bilgelik diline dönüştürmektir. Geçmişi hatırlamak bir yas değil, bir yeniden doğuş vesilesi olabilir. Yeter ki bu kez geçmiş, yeni kuşaklara yük değil, ışık olsun.

Bir toplum diliyle değil, birbirine verdiği güvenle yaşar. Türkçe’nin derinliğiyle İngilizcenin açıklığı bir araya geldiğinde, ortaya daha geniş, daha insani bir anlayış çıkar. Ve belki de tam o noktada, göçmenliğin yalnızlığı yerini dayanışmanın sessiz huzuruna bırakır.

Devamını Oku