04 March 2026 Wednesday
19. yüzyılda Friedrich Nietzsche “Tanrı öldü” dediğinde bir inanç propagandası yapmıyordu. Bir teşhis koyuyordu. İnsan artık hayatını aşkın bir ölçüye göre kurmuyordu. Gökyüzü boşalmıştı. Fakat yeryüzü henüz yeni bir değerle dolmamıştı.
Yıllarca Nietzsche’yi “Tanrı’yı öldüren ateist filozof” diye anlattık. Onu bir inanç düşmanı gibi okuduk. Oysa Nietzsche’nin meselesi Tanrı’ya savaş açmak değildi. Asıl sorusu şuydu: Tanrı’nın yokluğunda insan neye dayanacak? Eğer insan kendi değerini üretmezse, boşluğu kim dolduracak?
Bugün o sorunun tam ortasındayız.
Artık birçok insan için mesele inanç değil, hesap. Yanlış yaparken “Bu doğru mu?” diye sorulmuyor. “Yakalanır mıyım?” diye soruluyor. Bir hırsız için risk günah değil, kamera. Bir yönetici için sınır adalet değil, ifşa ihtimali. Ahlak içsel bir denge olmaktan çıkıp teknik bir denetim meselesine dönüşmüş durumda.
Eskiden insan görünmeyen bir göz fikriyle yaşardı. Bugün sadece görünen gözden çekiniyor. Güvenlik kamerası, sosyal medya, ifşa kültürü. Denetim arttı ama utanma azaldı. Hukuk genişledi ama vicdan daraldı.
Nietzsche’nin korkusu tam da buydu. Tanrı’nın ölümü bir özgürleşme değil, bir riskti. Çünkü aşkın bir referans kaybolduğunda insanın kendi iç ölçüsünü üretmesi gerekiyordu. Bu zor bir iştir. Kolay olan, boşluğu çıkarla doldurmaktır.
Bugün barbarlık dediğimiz şey sadece şiddet değil. Başkasının hakkını alırken içerde bir rahatsızlık hissetmemek. Kültürel çözülme büyük ideolojik kırılmalarla değil, küçük iç hesaplaşmaların terk edilmesiyle başlar. Kimsenin görmediği yerde de doğru kalabilme iradesi zayıfladığında başlar.
Tanrı’yı kim öldürdü?
Belki de onu inkar edenler değil, değerleri araçsallaştıranlar öldürdü.
Belki de onu yıkan şey ateizm değil, sorumluluğu yalnızca denetime bırakan bir zihniyet oldu.
Belki de asıl ölüm, insanın kendi içindeki yargıcı susturmasıydı.
Sorun Tanrı’nın ölmesi değil. Sorun, yerine ne koyduğumuz. Eğer yerine sadece güç, çıkar ve görünürlük koyarsak; yasalar bizi durdurur ama erdem bizi ayakta tutamaz.
Nietzsche bir çöküş ilan etmiyordu. Bir uyarı yapıyordu. Tanrı’nın öldüğü bir dünyada insanın daha sorumlu, daha bilinçli, daha yaratıcı olması gerektiğini söylüyordu. Çünkü artık ölçü dışarıdan gelmeyecekti.
Bugün asıl soru hâlâ aynı:
İçimizdeki ölçüyü yeniden kurabilecek miyiz, yoksa kameranın gördüğü kadar mı ahlaklı kalacağız?
Bugün dünyaya baktığımızda insanın gerçekten nereye ait olduğunu sormamak zor. Savaşlar sürüyor, insanlar yerinden ediliyor, milyonlarca insan göçe zorlanıyor. Bir yanda din adına yapılan baskılar, diğer yanda modernite adına dayatılan hayat biçimleri var. İnsan nereye giderse gitsin, peşini bırakmayan bir şey var: sürekli maruz kalma hali.
Ülke değiştiriyor, kimlik değiştiriyor, inanç değiştiriyor, hayat tarzı değiştiriyor ama baskı biçim değiştirerek devam ediyor. Bir yerde “buna inanmalısın” deniyor, başka bir yerde “böyle yaşamalısın”. Kaçış var ama kurtuluş yok. Çünkü sorun din değil, modernite değil, göç değil. Sorun bunların hepsini aynı anda kullanan bir sistem. İnsanları bir yerde tutunduracak, evriltici bir zemin sunmak yerine sürekli yerinden eden, köksüzleştiren, sonra da bu köksüzlüğü gerekçe göstererek yeni kalıplar dayatan bir sistem. Bu sistem önce insanın tutunabileceği şeyleri değersizleştiriyor. Gelenek baskı olarak sunuluyor.
İnanç gericilikle eşleştiriliyor. Aile yük gibi gösteriliyor. Sadelik yoksullukla karıştırılıyor. Ardından şu cümleler geliyor: “Bak din oldu, neler yaşandı.” “Bak modernite geldi, neler oldu.” “Bak insanlar maddeye bağlandı, sonuç ortada.” İnsan elindekini kaybediyor ama yerine insanı gerçekten ayakta tutacak bir şey konmuyor. Sadece büyük bir boşluk kalıyor. İnsan boşlukla uzun süre yaşayamaz. Tutunacak bir anlam arar, bir yön arar, huzur arar. Tam bu noktada sistemin ikinci hamlesi gelir. Güçlü bir söylem ortaya çıkar. “Doğru insanlar”, “seçilmişler”, “hakiki yol”, “gerçek taraf”. İnsanlara “evet, sen özelsin” denir. Yorgun insan için bu çok caziptir. Çünkü aidiyet hissi, yorgunluğu kısa süreliğine unutturur. Ama bu da bir çözüm değildir. Bu da insanı özgürleştirmez. Sadece başka bir kalıba sokar. Bireyi evriltmez, hizaya getirir. Bugün tanık olduğumuz ahlaki yorgunluk tam olarak bu döngünün sonucudur. İnsanlar kötü olduğu için değil, çok fazla şeye zorlandığı için yoruluyor. Sürekli bir şeye maruz kalmak, sürekli bir şeye ikna edilmeye çalışılmak, sürekli bir hayat biçimine yönlendirilmek insanı tüketiyor. Bu yüzden kötülük artık şok edici değil, tanıdık. İnsanları asıl yoran şey vahşet değil, vahşetin sıradanlaşması. Savaş görüntülerine bakıp birkaç saniye sonra hayatına devam edebilmek. Çocukların acısına üzülüp hemen ardından başka bir videoya geçebilmek. Bu basit bir duyarsızlık değil. Bu ahlaki yorgunluk.
Bu durumu tarif etmek için belki de en doğru ifade şudur: Civilized Savagery. Medeniyet diliyle konuşan bir vahşilik. Her şey düzgün görünüyor. Teknoloji var, haklardan söz ediliyor, özgürlük kavramı dolaşımda. Ama davranışlara baktığımızda insan daha sabırsız, daha kaba, daha kayıtsız. Başkasının sınırını hesaba katmak zor geliyor. Empati yorucu bir eyleme dönüşmüş durumda. Barbarlık geri dönmedi. Barbarlık, kendini modern bir dille ifade etmeyi öğrendi.
Bu noktada insanın neden bu kadar yorulduğunu sormak gerekiyor. İnsan tatmin olmadığı için mi böyle, yoksa yanlış şeylerle doldurulduğu için mi. Modern dünya insana sınırsızlık vaat ediyor. Sonsuz eğlence, sonsuz tüketim, sonsuz cinsellik, sonsuz seçenek. Alkol, madde, yemek, hız, haz. Hepsi sınırsız. Ama insan sınırsızlıkla mutlu olan bir varlık değil. Aksine, sınırsızlık insanı bıktırır. İnsan tatmin olacak bir varlık değildir ama doğru dozda yaşadığında huzur bulur. Her şeyin bir anda sofraya konduğu bir dünyada insan doyabilir ama tatmin olamaz. Bir yemeği hapur hupur yediğinizde sadece karnınız doyar. Ama yavaş yavaş, çiğneyerek, tadını alarak yediğinizde keyif alırsınız. Hayat da böyledir.
Her şeyin hızla tüketildiği bir dünyada insanın merak duygusu ölür. Merak yoksa bağ kurmak da yoktur. Bağ kuramayan insan nereye giderse gitsin yabancı kalır. Göç eder, kimlik değiştirir, inancını değiştirir ama içindeki boşluk değişmez. Bu yüzden bugün insanlar nereye kaçacağını bilemiyor. Çünkü sorun mekân değil. Sorun maruz kalma biçimi. İnsan her yerde aynı baskıyla karşılaşıyor. Sadece dili değişiyor. Bir yerde din adına sınırlar çiziliyor, başka bir yerde modernlik adına sınırlar siliniyor. Ama iki durumda da insanın kendi ritmini bulmasına izin verilmiyor. Ya bastırılıyor ya da savruluyor. Oysa insanın ihtiyacı ne bastırılmak ne de başıboş bırakılmak. İnsanın ihtiyacı ölçü. Nezaket bu yüzden önemli. Başkasının alanını gözetmek, yavaşlamak, sınır bilmek, her şeyi hemen tüketmemek. Bunlar nostaljik değerler değil. Bunlar insanı koruyan temel refleksler. Bugün küresel ölçekte yaşanan krizin temelinde bu var. Evrensel bir kültür oluşmadı. Onun yerine standartlaştırılmış bir tüketim dili yayıldı. İnsanları hizaya sokan ama inceltmeyen bir düzen kuruldu. Kalbe dokunmak yerine dürtülere hitap eden bir dünya inşa edildi.
Oysa insan küçük şeylerle yaşama tutunur. Küçük sürprizlerle, merakla, yavaşlıkla, bir şeyleri bekleyerek elde etmekle. Hayatı sindire sindire yaşamakla. Sürekli uyarılan, sürekli hızlandırılan, sürekli daha fazlasına çağrılan bir insan, bir noktadan sonra hiçbir şeyden keyif alamaz. Ahlaki yorgunluk burada derinleşir. İnsan doğruyla yanlışı bilmiyor değildir ama bu bilgiyi taşıyacak gücü kalmamıştır. Çünkü her doğru bir bedel ister, her itiraz yorucudur, sessiz kalmak daha güvenlidir.
Bu yüzden bugün dünyanın en büyük problemi kötülük değildir. En büyük problem, hiçbir şey olmamış gibi devam edebilme halidir. İnsanlar vahşi olduklarını düşünmez çünkü her şey gerekçeli, açıklamalı, paketlenmiştir. Ama sonuç değişmez. İnsan incinmeye devam eder. Belki de artık şunu kabul etmek gerekir. İnsanlığı kurtaracak olan yeni bir ideoloji, yeni bir dogma ya da yeni bir seçilmişler listesi değildir. İnsanlığı koruyacak olan şey, zorlamadan oluşan ortak bir kültürdür. Nezaketin, ölçünün, yavaşlığın ve merakın ciddiye alındığı bir zemin.
Belki de bugün yapılabilecek en radikal şey budur: Hızı kutsamamak, fazlayı yüceltmemek, her şeyi hemen tüketmemek. Yavaşlamak, azaltmak, sindirmek. Merakı canlı tutmak. Ve bütün bunları bir ideolojiye dönüştürmeden, sadece insan kalmayı hatırlamak.N
Nurcan Kıral

Double Bind ve Görünmeyen Sosyal Baskılar
Şiddet denildiğinde çoğu zaman akla fiziksel saldırılar, açık tehditler ya da doğrudan hakaretler gelir. Oysa bugün çok daha sessiz, daha yaygın ve etkisi daha kalıcı bir şiddet biçimiyle karşı karşıyayız: dijital şiddet. Bu şiddet bağırmaz, iz bırakmaz, çoğu zaman fark edilmez. Ama insanın düşünme biçimine, davranışlarına ve sosyal konumuna sürekli temas eder.
Dijital şiddet genellikle tekil olaylar üzerinden görünür olur. Bir linç, bir ifşa, bir alay dalgası. Ancak asıl etkisi bu anlardan değil, yarattığı sürekli baskı ikliminden kaynaklanır. Telefon cebimizdedir, ekran her an açıktır. İnsan dijital alandan tamamen çıkamaz. Ne söylediğini, nasıl göründüğünü ve nasıl algılanacağını sürekli düşünmek zorunda kalır. Bu durum zamanla sosyal bir yorgunluk üretir.
Bu baskının en yıpratıcı yönü, çelişkilerle işlemesidir. Sosyal bilimlerde “double bind” olarak adlandırılan bu durum, bireyin aynı anda birbiriyle çelişen beklentilere maruz kalması anlamına gelir. Dijital dünyada insanlara verilen mesajlar çoğu zaman şöyledir:
Bu beklentilerin ortak noktası açıktır: Hangi yolu seçersen seç, eleştirileceğini bilirsin. Konuşursan fazla konuşmuş olursun, susarsan duyarsız. Öne çıkarsan rahatsız edici, geri durursan silik. Kendin olursan risk alırsın, uyum sağlarsan kendinden vazgeçersin.
İşte dijital şiddetin sessiz yüzü tam olarak burada ortaya çıkar. İnsan doğrudan susturulmaz ama kilitlenir. Bir süre sonra ne düşündüğünü ifade etmekten çok, ne yaparsa daha az tepki çekeceğini hesaplamaya başlar. Bu durum düşünsel üretimi, yaratıcılığı ve cesareti zayıflatır.
Bu tablo çoğu zaman bireysel bir hassasiyet ya da psikolojik kırılganlık gibi yorumlanır. Oysa burada söz konusu olan bireyin iç dünyası değil, sosyal baskının biçim değiştirmiş hâlidir. Michel Foucault’nun yıllar önce işaret ettiği gibi modern toplumlarda baskı artık açık yasaklarla ya da zorlamayla işlemez. İnsanlara doğrudan “şunu yapma” denmez; “normal olan budur” mesajı sürekli dolaşımda tutulur.
Dijital dünyada bu normlar çok daha hızlı yayılır ve çok daha görünür hâle gelir. İnsanlar kimse bir şey demeden önce kendilerini denetler, törpüler ve sınırlar. Bu durum kişinin kendine yaptığı bir baskı gibi görünür. Oysa kaynağı birey değildir. Daha önce defalarca tanık olunan linçler, dışlanmalar ve itibarsızlaştırmalar bu davranışı öğretir. Birey, toplumsal tepkileri içselleştirir.
Bu nedenle dijital şiddeti yalnızca psikolojik bir mesele olarak ele almak eksik kalır. Burada söz konusu olan şey sosyal bir baskı düzenidir. Psikolojik etkiler üretir; kaygı, geri çekilme ve sessizlik yaratır. Ancak kökeni bireyin ruh hâlinde değil, onu çevreleyen sosyal iklimdedir.
Özellikle gençler için bu baskı daha ağır hissedilir. Kimlik henüz şekillenirken, sürekli yanlış yapma ihtimaliyle yaşamak insanı yorar. Kişi zamanla kendisi olmaya değil, kabul edilebilir olmaya odaklanır. Sessizlik burada bir tercih değil, bir korunma biçimine dönüşür.
Bu tabloyu tek bir merkeze ya da bilinçli bir plana bağlamak gerekmez. Dijital şiddet çoğu zaman hızın, görünürlük baskısının ve sürekli etkileşim beklentisinin doğal bir sonucudur. Kimse açıkça şiddet uygulamaz ama herkes baskıyı hisseder.
Bu yüzden dijital şiddeti yalnızca yaşanan olaylar üzerinden değil, içinde yaşadığımız genel iklim üzerinden düşünmek gerekir. Asıl mesele ne kadar konuştuğumuz değil, bu konuşmaların hangi koşullarda mümkün hâle geldiğidir.
Belki de bugün durup şunu fark etmek yeterlidir: Dijital dünyada insanlar susturuldukları için değil, her an yanlış yapma ihtimaliyle yaşadıkları için yoruluyor.
Algı, insanın dış dünyayla kurduğu ilişkinin en temel katmanıdır. Duyu organları aracılığıyla alınan uyaranlar, zihinde seçilir, düzenlenir ve anlamlandırılır. Bu süreç yalnızca neyi gördüğümüzü değil; neye inandığımızı, nasıl davrandığımızı ve dünyayı hangi çerçeveden okuduğumuzu da belirler. Algı bu yönüyle pasif bir alım süreci değil, aktif bir zihinsel örgütlenmedir.
Ancak algı yalnızca bireysel değildir. Toplumsal bağlam, kültür, medya ve tekrar eden anlatılar algının yönünü belirler. Algı yönetimi tam da burada devreye girer. Bu, insanlara doğrudan ne düşüneceklerini söylemekten çok, neyi düşünebilir hâle geleceklerini belirleme sürecidir. Görünür olan, tekrar edilen ve hızla dolaşıma sokulan anlatılar zamanla “gerçek” gibi algılanır.
Bu süreci anlamak için zihni değil, toprağı düşünmek açıklayıcı olabilir. Bir zamanlar verimli olan topraklar doğrudan yok edilmedi. Önce doğal döngüleri bozuldu. Ardından toprağa yabancı gübreler verildi. Bu gübreler kısa vadede hızlı ürün sağladı, görüntüyü güzelleştirdi; ancak toprağın kendi üretme kapasitesini zayıflattı. Zamanla toprak, kendi tohumlarını besleyemez hâle geldi ve dışarıdan sunulana bağımlı oldu.
Bugün benzer bir süreç zihinsel dünyada yaşanıyor.
Dijital çağ, algı yönetimini hız üzerinden işleyen bir mekanizmaya dönüştürdü. Sürekli haber döngüsü, sosyal medya akışları, kısa videolar ve yoğun görsel uyaranlar, zihni anlık dikkat ve hızlı tepki vermeye alıştırıyor. Zihin sürekli aktif; ancak bu aktivite derinlik üretmiyor. Uzun süreli düşünme, muhakeme ve hafıza geri plana itiliyor. Zihin çalışıyor ama beslenmiyor. Bu noktada “yabancı gübre” metaforu anlam kazanır. Parlak, hızlı tüketilen ve kolay sindirilen anlatılar öne çıkıyor. Gerçekten besleyici olan değil, kolay kabul edilen dolaşıma giriyor. Tıpkı mükemmel görünen ama tadı olmayan meyveler gibi, düşünceler de yüzeyde kusursuz ama içerik olarak zayıf hâle geliyor. İnsanlar hızlı büyüyen fikirlere yöneliyor; çünkü derinlik zaman ister, sabır ister ve belirsizliğe tahammül gerektirir.
Bu durum çoğu zaman bireysel bir zayıflık gibi okunur. Oysa güçlü olana yönelmek, bireysel bir yetersizlikten çok algısal bir zorlanmanın sonucudur. Sürekli hız, tekrar ve görünürlük baskısı altında kalan zihin, düşünmeyi bırakmaz; düşünmenin maliyetini yüksek bulur. Derin düşünmek yorucudur. Hız çağında bu yorgunluk, kaçınılması gereken bir şey gibi sunulur. Bu nedenle “derin düşünmeye gerek duymamak” giderek yaygınlaşır. İnsan artık neye neden inandığını sorgulamaz. Bu, sorgulama kapasitesinin kaybolması değil; sorgulamanın gereksiz ve verimsiz bir faaliyet gibi algılanmasıdır. Güçlü olanın, popüler olanın ve sık tekrar edilenin etkisi altına girmek, zihinsel olarak daha güvenli bir alan sunar. Bu bir zaaf değil, bir korunma refleksidir.
Zihinsel kısırlaşma yalnızca düşünce biçimlerini değil, duygulanımı da etkiler. Hız ve tüketim kültürü, insanlara sürekli daha fazlasını vaat eder. Bir deneyim yaşanır, hemen ardından yenisi talep edilir. Tatmin kısa sürer, anlam derinleşmez. İnsan neyi tükettiğini tam olarak idrak edemeden bir sonrakine geçer. Bu döngü zamanla duyarsızlık üretir.
Bu duyarsızlık ahlaki bir çöküşten çok, anlam yorgunluğunun sonucudur. İnsan sürekli uyarıldığı için artık uyarana cevap veremez hâle gelir. Acılar, krizler ve şiddet görüntüleri hızla tüketilir; yerini yenileri alır. Zihin her şeye yetişmeye çalışırken hiçbir şeye tam temas edemez. Bu da başkasının acısına yaklaşmayı zorlaştırır.
Zihinsel kısırlaşma kalıcı hâle geldiğinde, bireysel bir sorun olmaktan çıkar ve sosyal çürümeye dönüşür. Sosyal çürüme, toplumun bir anda dağılması değildir. Ortak anlamların, ahlaki ölçütlerin ve davranış sınırlarının yavaş yavaş aşınmasıdır. İnsanlar hâlâ yan yana yaşar, konuşur ve üretir; ancak birlikte düşünemez hâle gelir.
Bu süreçte kolektif olan her şey zayıflar. Kültür, ortak ritüeller ve dini değerler toplumun ata tohumu gibidir. Yavaş büyür, derin kök salar ve uzun vadede besler. Ancak hız çağında yavaş olan işlevsiz gibi görünür. Algı yönetimi bu alanları doğrudan hedef almaz; fakat hız ve verimlilik takıntısının yan ürünü olarak onları geri plana iter.
Popüler kültür bu döngüyü görünür kılar. Bir dönem yüceltilen anlatılar kısa süre sonra değersizleştirilir. Önce parlatılır, sonra küçümsenir. Bu tekrar, insanlara kalıcı hiçbir şey olmadığı hissini öğretir. Kalıcılığın olmadığı yerde bağ zayıflar. Bağın zayıfladığı yerde sorumluluk da anlamını yitirir.
Sosyal çürümenin en tehlikeli yanı, kendini fark ettirmeden ilerlemesidir. Toplum bir gecede çökmez. Ekonomik sistemler krizlerden sonra yeniden yapılanabilir; ancak zihinsel ve ahlaki zemin aynı hızla toparlanamaz. Gençlerde artan yönsüzlük, belirsiz duygu durumları, içe kapanıklık ve umutsuzluk bu sürecin görünür sonuçlarıdır.
Bu yazı bir komplo anlatısı değildir. Belirli bir fail ya da bilinçli bir plan iddiası taşımaz. Daha çok hız, tüketim ve algı yönetiminin birlikte ürettiği bir süreci tarif eder. Toprağı kısırlaştırdığınızda, sonra tohumu kim getirirse getirsin, insanlar ona bağımlı hâle gelir. Zihinler de böyledir. Kendi düşünce tohumlarını üretemeyen toplumlar, sunulana razı olur.
Belki de bugün asıl soru şudur:
Biz hâlâ kendi zihinsel topraklarımızı tanıyor muyuz?
Ve daha önemlisi, derin düşünmeyi neden bu kadar kolay terk ettik?
Terörün başarısı, yol açtığı yıkımla değil; toplumun ona verdiği tepkiyle ölçülür. Hannah Arendt’in altını çizdiği gibi, şiddetin amacı ikna etmek değil, hükmetmektir. İkna edemediği yerde korku üretir; düşünme kapasitesini felç eder ve bireyleri refleksif tepkilere sürükler. Bu nedenle terör, yalnızca bir güvenlik sorunu değil; toplumların sağduyu, muhakeme ve birlikte yaşama kapasitesini hedef alan planlı bir müdahaledir. Modern toplumlarda terörün asıl hedefi bedenler değil, toplumsal reflekslerdir. Kimliklerin sertleşmesi, insanların birbirine şüpheyle bakması ve gündelik hayatın içindeki güvenin zedelenmesi amaçlanır. Asıl mesele, eylemin kendisinden çok, eylem sonrasında oluşan atmosferdir. Terör, toplumu korkuyla düşünemez hâle getirmek ister; reflekslerin aklın önüne geçmesini hedefler.
Avustralya bu açıdan sosyolojik olarak dikkat çekici bir örnek sunar. Farklı ırkların, dinlerin ve kültürlerin uzun süredir bir arada yaşadığı bu ülkede toplumsal uyum, ideolojik sloganlarla değil; sessiz bir karşılıklı kabul anlayışıyla kurulur. Yahudi cemaatlerin dini bayramları, Budist festivaller, Hristiyan kutlamaları ya da Müslüman toplulukların ibadet günleri kamusal alanda olağan hayatın doğal bir parçasıdır. Bu çeşitlilik, çoğu zaman bir tehdit olarak değil, gündelik yaşamın sıradan bir gerçeği olarak algılanır.
Tam da bu nedenle Avustralya gibi toplumlar, terör açısından zor hedeflerdir. Çünkü korku hızla yayılmaz, refleksler kolayca yön değiştirmez. Toplumsal tepki, kimlikler üzerinden değil; davranışlar üzerinden şekillenir. Kolektif cezalandırma refleksi zayıftır. Bu durum, terörün en çok ihtiyaç duyduğu genelleme ve kutuplaşma zeminini boşa düşürür.
Terör yalnızca eylemle değil, anlatıyla güç kazanır. Medyanın kullandığı dil, olayları hangi başlıkla verdiği ve hangi görüntüleri tekrar tekrar dolaşıma soktuğu son derece belirleyicidir. Sosyal medya ise bu süreci daha da hızlandırır. Özellikle gençler, bağlamından koparılmış görüntüler ve kısa mesajlar üzerinden refleks üretmeye itilir. Böylece terör, fiziksel etkisinden çok daha geniş bir psikolojik alanı işgal eder.
Bu noktada İslamofobi, terörün doğal bir sonucu değil; terör sonrası inşa edilen algının en görünür biçimlerinden biridir. Korku belirli bir kimliğe yönlendirildiğinde, toplum içi güven hızla aşınır. Oysa bu yönlendirme, terörün kendisinden bağımsız bir söylem alanıdır ve çoğu zaman sonradan üretilir.
Terör eylemleri plansız değildir. Aksine, toplumu kışkırtmayı, karşı karşıya getirmeyi ve güven duygusunu zayıflatmayı hedefleyen bilinçli stratejilerin ürünüdür. Ancak bu planların çoğu zaman hesaba katmadığı bir unsur vardır: Gündelik hayatın içinden çıkan gerçek insanlar. Ahmet El Ahmet gibi bireyler, terörün en zayıf noktasıdır. Çünkü terör, korkunun zincirleme biçimde yayılmasını bekler; tereddüt etmeden gösterilen insani tepki ise bu zinciri kırar. Şiddetin hükmetme arzusunu boşa çıkarır ve planlanan senaryoyu işlemez hale getirir.
Avustralya örneği şunu gösterir: Toplumsal huzur yalnızca yasalarla ya da güvenlik önlemleriyle korunmaz. Asıl belirleyici olan, gündelik hayatta sergilenen sağduyu, temas ve sorumluluk duygusudur. Şiddet ikna edemediği yerde hükmetmek ister; ancak hükmetmek yalnızca korkunun egemen olduğu toplumlarda mümkündür. Korkunun hızla yayılmadığı, reflekslerin kolayca yön değiştirmediği toplumlarda terör amacına ulaşamaz. Bu nedenle terörle mücadele, yalnızca güvenlik politikalarının değil; medya dilinin, toplumsal bilincin ve birlikte yaşama kültürünün de meselesidir.