DİJİTAL ŞİDDETİN SESSİZ YÜZÜ
Double Bind ve Görünmeyen Sosyal Baskılar
Şiddet denildiğinde çoğu zaman akla fiziksel saldırılar, açık tehditler ya da doğrudan hakaretler gelir. Oysa bugün çok daha sessiz, daha yaygın ve etkisi daha kalıcı bir şiddet biçimiyle karşı karşıyayız: dijital şiddet. Bu şiddet bağırmaz, iz bırakmaz, çoğu zaman fark edilmez. Ama insanın düşünme biçimine, davranışlarına ve sosyal konumuna sürekli temas eder.
Dijital şiddet genellikle tekil olaylar üzerinden görünür olur. Bir linç, bir ifşa, bir alay dalgası. Ancak asıl etkisi bu anlardan değil, yarattığı sürekli baskı ikliminden kaynaklanır. Telefon cebimizdedir, ekran her an açıktır. İnsan dijital alandan tamamen çıkamaz. Ne söylediğini, nasıl göründüğünü ve nasıl algılanacağını sürekli düşünmek zorunda kalır. Bu durum zamanla sosyal bir yorgunluk üretir.
Bu baskının en yıpratıcı yönü, çelişkilerle işlemesidir. Sosyal bilimlerde “double bind” olarak adlandırılan bu durum, bireyin aynı anda birbiriyle çelişen beklentilere maruz kalması anlamına gelir. Dijital dünyada insanlara verilen mesajlar çoğu zaman şöyledir:
- Bakımlı ol ama yapay görünme.
- Fit ol ama beden takıntılı olma.
- Sağlığına dikkat et ama kendinle fazla uğraşıyormuş gibi görünme.
- Başarılı ol ama hırslı olma.
- Çalışkan ol ama hayatı kaçırma.
- Çocuk yap ama bu dünyada çocuk yapmak akıllıca mı?
- Ailene zaman ayır ama kariyerinde geri kalma.
- Güçlü ol ama duygusuz görünme.
- Duygularını göster ama zayıf olma.
- Fikrini söyle ama ortamı germe.
- Sessiz kal ama ilgisiz görünme.
Bu beklentilerin ortak noktası açıktır: Hangi yolu seçersen seç, eleştirileceğini bilirsin. Konuşursan fazla konuşmuş olursun, susarsan duyarsız. Öne çıkarsan rahatsız edici, geri durursan silik. Kendin olursan risk alırsın, uyum sağlarsan kendinden vazgeçersin.
İşte dijital şiddetin sessiz yüzü tam olarak burada ortaya çıkar. İnsan doğrudan susturulmaz ama kilitlenir. Bir süre sonra ne düşündüğünü ifade etmekten çok, ne yaparsa daha az tepki çekeceğini hesaplamaya başlar. Bu durum düşünsel üretimi, yaratıcılığı ve cesareti zayıflatır.
Bu tablo çoğu zaman bireysel bir hassasiyet ya da psikolojik kırılganlık gibi yorumlanır. Oysa burada söz konusu olan bireyin iç dünyası değil, sosyal baskının biçim değiştirmiş hâlidir. Michel Foucault’nun yıllar önce işaret ettiği gibi modern toplumlarda baskı artık açık yasaklarla ya da zorlamayla işlemez. İnsanlara doğrudan “şunu yapma” denmez; “normal olan budur” mesajı sürekli dolaşımda tutulur.
Dijital dünyada bu normlar çok daha hızlı yayılır ve çok daha görünür hâle gelir. İnsanlar kimse bir şey demeden önce kendilerini denetler, törpüler ve sınırlar. Bu durum kişinin kendine yaptığı bir baskı gibi görünür. Oysa kaynağı birey değildir. Daha önce defalarca tanık olunan linçler, dışlanmalar ve itibarsızlaştırmalar bu davranışı öğretir. Birey, toplumsal tepkileri içselleştirir.
Bu nedenle dijital şiddeti yalnızca psikolojik bir mesele olarak ele almak eksik kalır. Burada söz konusu olan şey sosyal bir baskı düzenidir. Psikolojik etkiler üretir; kaygı, geri çekilme ve sessizlik yaratır. Ancak kökeni bireyin ruh hâlinde değil, onu çevreleyen sosyal iklimdedir.
Özellikle gençler için bu baskı daha ağır hissedilir. Kimlik henüz şekillenirken, sürekli yanlış yapma ihtimaliyle yaşamak insanı yorar. Kişi zamanla kendisi olmaya değil, kabul edilebilir olmaya odaklanır. Sessizlik burada bir tercih değil, bir korunma biçimine dönüşür.
Bu tabloyu tek bir merkeze ya da bilinçli bir plana bağlamak gerekmez. Dijital şiddet çoğu zaman hızın, görünürlük baskısının ve sürekli etkileşim beklentisinin doğal bir sonucudur. Kimse açıkça şiddet uygulamaz ama herkes baskıyı hisseder.
Bu yüzden dijital şiddeti yalnızca yaşanan olaylar üzerinden değil, içinde yaşadığımız genel iklim üzerinden düşünmek gerekir. Asıl mesele ne kadar konuştuğumuz değil, bu konuşmaların hangi koşullarda mümkün hâle geldiğidir.
Belki de bugün durup şunu fark etmek yeterlidir: Dijital dünyada insanlar susturuldukları için değil, her an yanlış yapma ihtimaliyle yaşadıkları için yoruluyor.