Emrah Yağlı – İnsanlık Adına Özür

0
129

Merhaba değerli Dünya okurları. Her hafta dünyadaki, Türkiye’deki, Avustralya’daki gelişmeleri, olayları, siyaseti, dilimin döndüğünce aktarıp kendimi göre yorumlarımı, doğru bildiklerimi bu köşeden sizlerle paylaşmaya çalışıyorum. Dedim ya dilimin döndüğünce. Yaşamın getirdikleri karşısında bir de dilimin dönmedikleri var. Çarelerin bittiği, söylenecek sözün kalmadığı hatta duyduklarınız, gördükleriniz karşısında var olduğunuzdan, insanlığınızdan utandığınız zamanlar. Kelimelerin gırtlağınızda düğümlendiği zamanlar. İşte böylesi durumlardan birini yaşadım. Yaşadığımız semt Auburn’da tesadüfen tanıştığım bir Afganlı mültecinin yaşadıkları insanlığı yeniden sorgulamama sebep oldu.

Adını vermek istemiyorum ama Ali diye adlandıralım onu. Ali ve hikayesi. Bana göre tipik bir mülteci. Haftanın altı günü inşaat işinde çalışıyor. İyi de para kazanıyor Ali. Kazandığının az bir miktarını buradaki asgari geçim harcamalarına ayırıp gerisini olduğu gibi ailesine gönderiyor. Annesi kanser ve tedavi, ilaç masrafları oldukça pahalı. Afganistan –Pakistan arasındaki sınır bölgesinde yıllardır süren savaş yüzünden ailesinden yaklaşık yirmi kişiyi kaybetmiş. Üç erkek, bir kız kardeşini son iki yılda yitirmiş. Onlardan kalan on bir çocuğun neredeyse tüm sorumluluğu Aliye ve orada kalan iki erkek kardeşine kalmış. Yaşanılan savaş ve karmaşa ortamında canını nereye atacağını bilemeyen diğer kurbanlar gibi Ali de iki seneye yakın bir zaman sırf mezhebi dolayısıyla hapis yattıktan sonra, Avustralya’ya gemiyle gelerek iltica etmiş. Sekiz ay mülteci kampında kalıp oturumu kabul edilmiş iki sene önce. Evli, iki erkek çocuğu var. Sekiz ve üç yaşlarında. Annesi ve çocukları Afganistan’dan Irak’a geçmeyi başarmışlar. Karısı hala orada yani Afganistan’da. O da Irak’a gitmenin yollarını arıyor bir şekildeki canından olmasın diye Afganistan’da. Bu arada Ali Avustralya göç işleri bakanlığına üç kere başvuru yapmış ailesinin can güvenliği olmadığı gerekçesiyle buraya aldırmak için. Bekle demişler. Sürekli oturum hakkın var ama vatandaş değilsin. Hele bir sıraya koyalım hasta anneni, iki çocuğunu ve karını ona göre bakarız demişler. Biz Aliyle bu konuşmaları yaparken yüreğindeki yorgunluk, bıkkınlık, öfkeyle karışık acının yüzüne vurmuş halini iliklerime kadar hissediyorum.

Geçen hafta Pazar günü yani ayın on dokuzunda konuşmuş annesi çocuklarıyla. Irak’ta nerede kaldıklarını bilmiyor. Pazartesi günü küçük oğlu oyun oynarken bulunduğu yerde çıkan çatışmada vücuduna dört kurşun isabet ediyor, hayatını kaybediyor. Üç yaşında.! Aynı yerde bulunan Afganlı bir tanıdığı haberini veriyor Ali’ye gece. Yıkılmış ama ağlayamamış. Ruhu, duyguları kaskatı kesilmiş. Arkadaşı akıllı telefondan oğlunun kefene tam sarılmadan kafasının görüldüğü resmi yollamış Ali’ye. Bana gösterdi. Sordu. Çok güzel bir çocuk değil mi diye? Cevap veremedim. Utandım. İnsanlığımdan utandım. Sözün bittiği yer burası işte. Ne söylenecek bir kelime var Ali’nin acısının karşısında, ne yapılacak bir yorum. Keşke dedi gelmeseydim. “Hiç olmazsa yanlarında olurdum öleceksek beraber ölürdük. Ama dedi ben onları kurtarmak için geldim buraya kendim için değil.” Üzülme diyemedim Ali’ye çünkü bırakın üzülmeyi, dünya tersine dönse, bir anda gökle yer birleşse, bir anda tüm kötülükler, savaşlar bitse bu acıyı dindirmeye sebep olabilir mi?

Çocuk. Üç yaşında bir çocuk. Irkı, mezhebi, teninin rengi, konuştuğu dil ne olursa olsun ÇOCUK!! Doğduklarında dünyanın bizlerin olduğu, yaşam sevincimiz, geleceğimiz, saflığın, sevginin simgesi çocuk! Savaştan, kötülükten haberi olmayan bir çocuk! Öldü gitti! Söylemesi ne kadar kolay. Babasındaki son resmi kefene sarılmış hali.

Hadi bakalım hep beraber bir cevap verelim Ali’ye. Ya da Ali gibi binlerce acılı babaya, anneye. Türkiye’de, Irak’ta, Suriye’de, Afganistan’da, Afrika’da daha onlarca ülkede yaşanan katliamlarda yitip giden çocuklar için.

Ne bu acının bir tarifi var, ne de verilecek bir cevap!!

Dünyadaki tüm dengeleri, kendi çıkarları için alt üst eden bu coğrafyalarda yaşayanları, yoldaki taştan topraktan daha değerli görmeyen insanlık, şeref vicdan yoksunu egemenler ve onların piyonlarından mı soracağız bu çocukların hesabını, yoksa dünyanın en verimli topraklarını din adına, mezhep adına kan gölüne çevirdiğimiz için kendimizden mi? Hiç bir şey üretmeden yıllardır birbirimizi yiyip silah tüccarlarının milyonlarına milyon katarken hiç düşünüyor muyuz kimin bu işte en karlı olduğunu. On yıllardır Allah adına Din adına ağızlarından ellerinden kan damlayanların, çocukları öldürürken cennetten tapu verenlerin, on yaşındaki kız çocuklarını haraç mezat satın alıp kendi sapıklıklarına kılıf bulanların ne dini, ne Allah’ı, ne kitabı olmadığının ne zaman farkına varacağız acaba. Ali’nin ki gibi kaç bin acı yaşamamız gerekiyor? Bana dokunmayan yılanın artık nerelere uzanabildiğini hepimizin gördüğü son yıllarda yaşananlar için ister bu coğrafyanın lanetli olduğunu düşünün, isterse çok bereketli olduğu için bunları yaşadığını, hiç fark etmiyor. Bu gün bu acıyı Ali’ye yirmi bin kilometrede tek başına yaşatanlarla, Suriye’yi, Irak’ı, Türkiye’yi şu veya bu sebeple kan gölüne çevirenler aynı güçler.

Teknolojinin, bilimin son hızla ilerlediği günümüzde hala Allah’ın emirleriyle hareket ettiklerini söyleyip katliamdan savaşa insanlığa bu zulümleri yaşatanların, Amerika’nın Rusya’nın ziyafet sofralarında meze olmaya devam ederken insanlık adına nasıl hesap vereceklerini beklemek, binlerce çocuğunun katline seyirci kalmaktan başka bir sonuç getirmez. Oyuncağı olduğumuz bu din rüyasından bir an önce uyanıp gerçekleri görmemiz gerekiyor. Bu coğrafyada yaşayan gariban insanlar ne dünyanın umurunda ne de kendilerini yönetenlerin. Her altı ayda bir Amerika’yı Rusya’yı ziyaret edip el etek öpenlerden vicdan ya da vatanseverlik beklemek nafile. Hiç bir köpek sahibini ısırmaz.

Ali’ye ve onun gibi binlerce mağdura verebilecek ne cevabımız var ne de bir çözüm önerimiz.

İnsanlık adına senden özür diliyorum Ali!!

Dostça kalın.

CEVAP VER

Lütfen yorumunuzu bırakın!
Lütfen isminizi girin